1816 Yılında Antakya ve Çevresi: James Silk Buckingham’ın Gözlemleri Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme

1816 Yılında Antakya ve Çevresi: James Silk Buckingham’ın Gözlemleri Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme

Ufuk ŞAFAK                                                                      25.06.2026

Öğleden sonra olmuştu ki ilk kez Antky (ya da Antioch) manzarası önümüzde belirdi. Şehir, Yafa’dan Lazkiye’ye kadar Suriye kıyılarındaki bütün kentlerden daha büyük ve Kudüs ya da Humus kadar geniş görünüyordu.

 

James Silk Buckingham (D. 1786–Ö.1855), 25 Ağustos 1786 tarihinde İngiltere’nin Falmouth kenti yakınlarındaki Flushing’de doğmuştur. Yazar, gazeteci, seyyah ve oryantalist kimliğiyle tanınan Buckingham, ilk eğitimini Plymouth’taki bir okulda aldıktan sonra navigasyon öğrenimi görmek için denizcilik akademisine gitmiştir.[1] Genç yaşta denizcilik hayatına atılan Buckingham, üçüncü deniz yolculuğu sırasında Fransızlar tarafından esir alınmış, yaklaşık üç yıl boyunca Corunna’da savaş esiri olarak tutulmuştur.[2]

Özgürlüğüne kavuştuktan sonra kendisini edebiyat ve yazarlığa veren Buckingham, 1818 yılında Hindistan’ın Kalküta şehrine giderek Calcutta Journal adlı gazeteyi kurmuştur. İlkelerine sıkı sıkıya bağlı bir kişiliğe sahip olan Buckingham, daha önce deniz kaptanı olarak görev yaptığı dönemde Madagaskar’dan köle taşımayı reddetmiş, bu nedenle köle tüccarlarının tepkisini çekmiş ve görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.

Gazetecilik hayatına başladığında benimsediği temel ilke, “yöneticilere görevlerini hatırlatmak, onları kusurları konusunda sert biçimde uyarmak ve hoşlarına gitmeyen gerçekleri söylemek” olmuştur. Bu anlayış doğrultusunda gazetesinin sayfalarını halka ve şikâyetlerini dile getirmek isteyen herkese açmıştır.[3] Beş yıl boyunca Doğu Hindistan Şirketi yöneticilerini ve sömürge idaresini sürekli denetim altında tutan Buckingham, İngiliz Hindistan Hükûmeti’ni cesurca eleştiren yazıları nedeniyle tutuklanmış ve Londra’ya gönderilmiştir. Ancak davası İngiliz Avam Kamarası tarafından incelenmiş, aklanmasının ardından da yeniden Hindistan’a dönmesine izin verilmiştir.[4]

Buckingham, İngiltere’nin Doğu’daki toprakları ve sömürgeleri hakkında bilgi sahibi olunmasını sağlamak amacıyla 1824-1829 yılları arasında Oriental Herald and Colonial Review adlı dergiyi yayımlamıştır. Daha sonra Oriental Quarterly Review ve yeniden Oriental Herald adlı yayınları çıkararak Doğu dünyası ve oryantalizm üzerine çalışmalarını sürdürmüştür. Yaşamı boyunca özellikle Yakın Doğu, Orta Doğu ve sömürge coğrafyalarına ilişkin gözlem ve değerlendirmelerini yayımlamaya devam etmiştir.

Başlıca eserleri şunlardır:

  • 1822: Travels in Palestine (Filistin Seyahatleri)
  • 1825: Travels The Arab Tribes (Arap Kabileleri Arasında Seyahatler)
  • 1827: Mesopotamia and Adjacent Countries (Mezopotamya ve Komşu Ülkeler)
  • 1830: Assyria and Media (Asur ve Medya).

Daha sonraki yıllarda Avrupa ve Kuzey Amerika’nın çeşitli bölgelerine seyahat eden Buckingham, bu gezilerine ilişkin çok sayıda eser kaleme almıştır. Kuzey Amerika üzerine yazdığı seyahat anlatıları toplam on ciltten oluşmaktadır. Bu külliyatın üç cildi Kuzey Eyaletleri’ne, üç cildi Köle Eyaletleri’ne, üç cildi Doğu ve Batı Eyaletleri’ne, son cildi ise Kanada, Nova Scotia ve New Brunswick’e ayrılmıştır.

Avrupa seyahatleri de kapsamlı eserler hâlinde yayımlanmıştır. Bunlar arasında Belçika, Ren Bölgesi ve İsviçre üzerine iki ciltlik çalışma ile Fransa, Piyemonte ve İsviçre üzerine iki ciltlik çalışması bulunmaktadır.

Buckingham, ziyaret ettiği bölgelerin coğrafi özelliklerini, sosyo-kültürel yapılarını, ekonomik durumlarını, yönetim biçimlerini, askerî güçlerini, nüfuslarını, etnik yapılarını, halkın giyim-kuşam alışkanlıklarını ve şehirlerin fiziksel özelliklerini ayrıntılı biçimde gözlemleyerek kayıt altına almıştır. Topladığı ayrıntılı bilgiler seyahat edebiyatı açısından değerli olmasına mukabil, Britanya İmparatorluğu için istihbarat ve stratejik bilgi de sağlamaktaydı.

Hindistan’daki faaliyetlerini tamamladıktan sonra 1832 yılında siyasete giren Buckingham, İngiliz Parlamentosu’na seçilmiş ve 1837 yılına kadar milletvekilliği yapmıştır. Parlamento çalışmalarının ardından aktif siyasetten çekilmiş ve Amerika’ya yeni bir seyahate çıkmıştır.

Edebiyat, gazetecilik ve seyahat yazını alanlarındaki katkıları nedeniyle 1851 yılında kendisine yıllık 200 sterlin tutarında devlet emekli maaşı bağlanmıştır. Hayatının son yıllarında otobiyografisini kaleme almaya başlayan Buckingham, dört cilt olarak tasarladığı bu eserin iki cildini tamamlayıp yayımlayabilmiştir (1855). James Silk Buckingham, 30 Haziran 1855 tarihinde Londra’da vefat etmiş ve geride 19. yüzyılın en üretken seyyah-yazarlarından biri olarak değerlendirilen zengin bir eser külliyatı bırakmıştır.

Çeviri ve değerlendirmesini yaptığımız bölüm James Silk Buckingham’ın  The Arab Tribes Eaast Of Syria And Palastine, adlı eserinin; CHAP. XXVI. Journey from Laodicea, through the Mountains, to Antioch (26. Bölüm Lazkiye’den Dağlar Arasından Geçerek Antakya’ya Yolculuk) başlıklı bölümünün 538-555[5] sayfalarını içermektedir.

Buckingham’ın Antakya ve çevresiyle ilgili gözlemleri, sıradan bir seyahat anlatısından çok daha fazlasını sunmaktadır. 1816 yılında gerçekleştirdiği gözlemler; coğrafya, iskân tarihi, etnografya, ekonomik yapı, askerî coğrafya, liman tarihi ve Osmanlı taşra idaresi açısından çok katmanlı bilgiler içermektedir. Özellikle Seleukeia Pieria, Süveydiye, Asi Nehri, Cebel-i Akra’ ve Antakya hakkında verdiği ayrıntılar, erken XIX. yüzyılda bölgenin durumunu belgeleyen önemli bir birincil kaynak niteliğindedir.

Metin, Osmanlı Devleti’nin Suriye eyaletinde yer alan Antakya ve çevresinin 1816 yılındaki doğal coğrafyasını ayrıntılı biçimde tasvir etmektedir. Buckingham yalnızca güzergâhını anlatmakla kalmamış; dağ sistemlerini, akarsuları, vadileri, tarım alanlarını ve iklim olaylarını birlikte değerlendirerek bölgenin fiziki coğrafyasını ortaya koymuştur. Bu yönüyle metin, XIX. yüzyıl başındaki Cebel-i Akra’ platoları ve Amik Havzası‘nın çevresel tarihine ilişkin önemli bir belgedir.

Coğrafyanın Sistematik Tasviri

Seyyahın en dikkat çekici özelliklerinden biri mekânı sürekli ölçmeye çalışmasıdır. Dağların yönleri, yükseklikleri, vadilerin genişliği, nehirlerin akış hızı ve limanların ölçüleri sürekli sayısal verilerle desteklenmektedir. Bu yaklaşım XVIII. yüzyıl Aydınlanma coğrafyacılığının tipik özelliklerinden biridir.

Buckingham, Cebel-i Akra’, Cebel-i Musa ve Cebel-i Ahmar arasında oluşan üçgen ovayı betimleyerek bu alanın jeomorfolojik oluşumunu da açıklamaya çalışır. Asi Nehri‘nin bu ova içerisindeki konumu ile tarımsal verimlilik arasında doğrudan ilişki kurar. Böylece doğal çevre ile insan faaliyetleri arasında nedensellik oluşturmaktadır.

Hidrografik Gözlemler

Metinde Asi Nehri’nin genişliği, derinliği, akış hızı, taşkın karakteri, ulaşım potansiyeli, ticari açıdan kullanılabilirliği ayrı ayrı işlenmektedir. Değerlendirmeler modern hidrolojik gözlemlerle büyük ölçüde uyumludur. Asi‘nin belirli kesimlerinde teknelerin kullanılabileceğini söylemesi, dönemin ekonomik coğrafyasını anlamak açısından da önemlidir.

Yerleşme Düzeni ve Kırsal Yaşam

Metin boyunca yaklaşık yirmiden fazla köy ve küçük yerleşim tanıtılmaktadır. Bunların her biri nüfus, dinî yapı, mimari özellikler, ekonomik faaliyetler ve sosyal yaşam bakımından ayrı ayrı ele alınmaktadır.

Buckingham hemen her köyde; ev sayısı, evlerin mimarisi, nüfusun dini yapısı, yetişen ürünler, hayvan varlığı, su kaynakları hususlarında kayıtlar tutmuştur. Bu yöntem modern kırsal coğrafya araştırmalarına oldukça benzemektedir.

Karaköse (Metinde Karakujee)

Meydan-Meyadun (Metinde Meadoo)

Zeytuni-Zeytun (Metinde Zeitoony)

Muğayrun (Metinde El-Moghyer)

gibi yerleşmeler yalnızca isim olarak verilmez; her biri üretim biçimi bakımından da tanımlanır. Böylece 1816 yılına ait kırsal ekonomi yeniden kurulabilmektedir.

Metinde Türkmen nüfusundan sıkça söz edilmektedir. Misafirperverlikleri, hayvancılık faaliyetleri, tarım uygulamaları ve süt ürünleri üretimi özellikle vurgulanmaktadır. Bu gözlemler, XIX. yüzyıl başlarında Türkmenlerin kırsal yaşam biçimi, ekonomik faaliyetleri ve gündelik yaşam pratikleri hakkında önemli bilgiler sunmaktadır.

Seleukeia Pieria Gözlemleri

Metnin en güçlü bölümü Seleukeia Pieria tasviridir. Buckingham burada oldukça sistematik bir arkeolojik inceleme gerçekleştirmiştir. Yüzlerce kaya mezarı, lahitler, boğa başlı süslemeler, gül motifleri, kemerli mezarlar, taş sekiler ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Seyyah yalnızca gördüklerini sıralamaz. Farklı mezar tiplerini karşılaştırarak gömü geleneklerini açıklamaya çalışır. Bu yaklaşım erken dönem arkeolojisinin önemli örneklerinden biridir. Şehir surları incelenirken; taş örgüsü, kule sistemi, duvar tekniği, taşların dizilişi, onarım evreleri ayrı ayrı değerlendirilmektedir. Buckingham burada mimari stratigrafi yapmaya çalışmaktadır. Bu, XIX. yüzyıl başı için oldukça ileri bir yöntemdir.

Liman tasvirinde ise mendirekleri ölçer, liman girişini tarif eder, liman kapasitesini hesaplar, Roma mühendisliğini değerlendirir ve alandaki bataklık oluşumlarını açıklar. Günümüz liman-kıyı arkeolojisi açısında verilen bilgiler çok değerlidir. Buckingham’ın Seleukeia gözlemleri, bilimsel arkeoloji henüz gelişmeden yapılmış ayrıntılı saha kayıtları olarak değerlendirilebilir.

Antakya Gözlemleri

     1816 Antakya’sı metinde hem fiziksel hem de sosyal yapısıyla ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır. Şehir; dar sokaklar, taş kaldırımlar, kiremitli çatılar, çok katlı evler, çarşılar, hanlar, camiler, surlar üzerinden tanımlanmaktadır.

Seyyah Antakya nüfusunu Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler şeklinde sınıflandırmaktadır.  Dil ile din arasındaki ilişkiye yaptığı vurgu, dönemin etnik yapısını anlamak açısından önemlidir.

Şehir ekonomisini; deri işçiliği, saraçlık, pamuklu dokuma, ipek ve çömlekçilik gibi üretim alanlarıyla tanıtır. Bu bilgiler Antakya’nın yalnızca tarımsal değil aynı zamanda zanaat üretimi bakımından da önemli bir merkez olduğunu göstermektedir.

Sadece şehirler ve köyler anlatılmaz. İnsanları da anlatılır. Bu yönüyle metin güçlü bir etnografik kaynaktır. Türkmen köylüler, Rum Hristiyanlar, Türk köylüler, Müslüman yöneticiler seyyahta genel olarak olumlu izlenim bırakmaktadır. Konukseverlik hemen her durakta tekrar edilmektedir. Seyyah Kadınların; giyim biçimleri, başörtüsü, çizmeleri, sosyal hayattaki görünürlüğü ayrıntılandırır. Kırsal kesimde kadınların daha görünür olduğunu belirtmesi de dikkat çekicidir.

Buckingham Hayat Çeşmesi, doğurganlık mağarası, şifa uygulamaları gibi örneklerle XIX. yüzyıl halk inanç ve ritüellerini bize sunmaktadır.

Sonuç olarak; Buckingham’ın gezi notlarının en önemli akademik değeri, farklı disiplinlere aynı anda kaynak oluşturabilmesidir. Seyahat anlatısı görünümünde olmasına rağmen içerik bakımından:

  • Tarih (1816 Osmanlı Antakya’sı),
  • Tarihî coğrafya (Asi Havzası, Cebel Akra’ ve Amik Ovası),
  • Arkeoloji (Seleukeia Pieria nekropolü, limanı ve surları),
  • Mimarlık Tarihi (Surların inşa tekniği, özelliği, ev yapım özellikleri)
  • Kent tarihi (Antakya’nın fiziksel dokusu),
  • Etnografya (Türkmenler, Rumlar, Müslümanlar ve gündelik yaşam),
  • Ekonomi tarihi (tarım, hayvancılık, zanaatlar ve liman ticareti),
  • Askerî tarih (surlar, kaleler, liman savunması ve stratejik güzergâhlar)

gibi birçok araştırma alanına birinci elden veri sağlamaktadır. Buckingham’ın gözlemleri, nicel ölçümlerle desteklenmiş olması, farklı yerleşimleri sistematik biçimde karşılaştırması ve doğal çevreyi insan faaliyetleriyle ilişkilendirmesi nedeniyle dönemin sıradan seyahatnamelerinden ayrılır. Bu özellikleri sayesinde metin, XIX. yüzyıl başlarında Antakya ve çevresinin tarihsel coğrafyasını yeniden inşa etmek isteyen araştırmacılar için temel başvuru kaynaklarından biri olarak değerlendirilebilir.

 

James Silk Buckingham’ın Gezi Notları

… Buradan küçük bir tepe sırtını geçtik ve kısa süre sonra Wadi-el-Erjey[?] adı verilen başka bir ekili vadiye girdik. Şimdi Jebel Okrah’ın [Cebel-i Akra’-Kel Dağ -bundan sonra metinde Cebel-i Akra’ yazılacak-][6] doğu tarafına gittik ve neredeyse tam kuzeye doğru yolumuza devam ettik. Arkamızda Ain-el-Haramy [Ayn el-Harami – Haramiler Çeşmesi] adlı bir çeşme bıraktık. Rivayete göre burası eskiden haydutların sığınağı olduğundan bu adla anılıyordu; nitekim yakın zamanda burada iki kişi öldürülmüştü.

Wadi-el-Erjey‘in doğusunda, bize Eurdy [Ordu] kasabası gösterildi. Yaklaşık 300 haneden oluşan bu kasabanın yaklaşık dörtte üçü Müslüman, dörtte biri ise Hristiyandı.

Bu çevrede berrak ve kaliteli su kaynakları ile akarsular oldukça boldu. Yol boyunca bunlardan ikisinde durup su içtik. Bunlardan biri Ain-el-Ajoon [Acı Su] adını taşıyordu ve sert kayanın içinden, adeta kristal bir su kütlesi gibi fışkırarak çıkıyordu.

Önceki gün güneşli, sakin ve boğucu bir hava vardı. Gece boyunca doğudan bir fırtına esti. Bu sabah hava bulutluydu ve güneybatıdan esen rüzgar sağanak yağmur getirdi. Öğlen civarı, sağanak yağmur süreklilik kazandı, öyle ki kervanımıza sığınacak bir yeri düşünmeye başladık. Lulakjee [Lekecik] vadisine ve ovasına varmadan önce tam üç saat boyunca buna maruz kaldık. Tepelerde mağaralar vardı, hayvanlarımızı dışarıda bırakarak bu mağaralara girdik. Bu yer bir Roma yerleşiminin yeri olmalıydı. Mezarlık veya mağara olabilecek yerler dışında artık tamamen harap olmuş çok büyük bir binanın kalıntıları vardı. Dağınık yontulmuş taş blokları, ağaçlarla kaplı olarak önemli bir alanı kaplıyor, aralarında sütunların ve ters lahitlerin parçaları görülüyordu. Ayrıca, etrafını saran çalılıkların arasından başını kaldırmış, ayakta kalmış bir bina parçası da gördük. Burayı bilen yanımızdakilerden bazıları bunun harap olmuş bir kilise olduğunu söylediler; ancak onu incelemeye girişecek durumda değildik.

Bu kalıntıların eski çağlara ait olduğuna dair en belirgin unsur ise, hâlâ bütünüyle sağlam durumda bulunan büyük bir taş lahitti. Görünüşe göre hâlâ ilk yerleştirildiği yerde, yer üstünde duruyordu. Yan yüzleri, her zamanki Roma üslubuna uygun biçimde çelenkler ve çiçek girlandlarıyla oyulmuştu. Roma tarzında, iki yana eğimli (beşik çatılı) kapağı ise köşeleri yükseltilmiş şekilde hâlâ öylesine kusursuz biçimde lahdi kapatıyordu ki, onun şimdiye kadar hiç açılıp açılmadığı bile şüpheliydi.

Şiddetli ve art arda gelen gök gürültüleri, şimşekler ve dolu yağışı bizi bu mağaralarda tam üç saat boyunca alıkoydu; öyle ki, fırtına dışarı çıkmaya cesaret edebileceğimiz kadar hafiflediğinde artık güneş batmak üzereydi. Bunun üzerine tepedeki iki ya da üç kulübeden oluşan küçük bir yerleşime doğru yol aldık; kervandakilerden bazıları ise geceyi mağaralarda geçirmeye karar verdiler.

Aradığımız yere zorlukla ulaştık. Türk köylüleri tarafından misafirperver bir şekilde karşılandık. Mükemmel bir akşam yemeği yedik. Bana bir şilte, yastık ve örtü verdiler, bir önceki geceki Ağa’nın evinde olduğu kadar iyiydi.

Burada köylülerin evlerinin inşasında ve iç düzenlemelerinde maddi bir iyileşme gözlemledik. İngiltere’deki gibi ateş için bir bacamız ve fazla dumanı uzaklaştırmak için küçük pencerelerimiz vardı. Türk köylüsünün kızları güzel ve hoştu, açıkta dolaşıyorlardı. Çok sayıda metal pişirme kapları bulunuyordu. Herkes örtülü bir yatakta uyuyordu. Çocuklar temiz ve düzgün giyinmişti. Erkekler de her zamankinden daha saygın bir görünüme sahipti. En azından daha önce karşılaştıklarımızdan daha fazla konforlarına dikkat eden bir halkın arasında olduğumuzu hissettiriyorlardı.

 

Cuma, 10 Mayıs 1816

Gün doğarken kafilemiz Lulakjee Ovası‘nda toplandı. Biz de onlara katılarak yolumuza devam ettik. Deniz kıyısına ulaşmak amacıyla bu kez N.N.W.  [Kuzey-Kuzeybatı]  yönünde ilerledik. Dar ve ağaçlarla kaplı vadilerin art arda sıralandığı bir güzergâhtan geçtikten sonra, muhtemelen eski çağlardan kalma bir eser olan, taş döşeli bir şose yola ulaştık. Yola çıkışımızdan yaklaşık yarım saat sonra bu yol bizi, elli kadar sağlam taş evden oluşan Karakujee[Karaköse -bundan sonra metinde Karaköse yazılacak-] köyüne getirdi.

Burada sadece Türk Müslümanlar yaşıyor. Evlerin bazıları kiremitli ve beşik çatılıydı. Kadınların hiçbiri örtünmüyor, hatta yaklaştığımızda bunu yapmaya bile çalışmıyor, selamlarımızı içtenlikle karşılıyorlardı. Çevre mısır, dut ve incir ağaçlarıyla iyi bir şekilde ekiliydi. Çevrede çok sayıda sığır bulunuyordu.

Buradan yaklaşık bir saat sonra, sürekli aşağı inerek, tepelerin eteği ile deniz arasında küçük bir ova parçasına ulaştık. Meadoo [Meyadun-Meydan -bundan sonra Mayadun yazılacak-] adlı, yaklaşık elli veya altmış evden oluşan büyük bir köye geldik. Bu evlerin hepsi büyüktü ve her biri küçük bir toprak parçasıyla çevriliydi. Tarım Karaköse’dekiyle aynıydı, ancak buradaki tüm evler büyük, çatılı ve kırmızı kiremitlerle kaplıydı. Hem erkekler hem de kadınlar uzun çizmeler giyiyordu. Erkekler, kırmızı tarboosh [tarbuş] yerine, bizim kıyı denizcilerimiz gibi,  etrafı düzgün örgülerle sarılmış, beyaz sivri yünlü bir başlık-sarık giyiyordu. Buradan, neredeyse doğu ve batıya doğru uzanan Cebel-i Akra’ sıradağlarının uçlarının, denize doğru aniden alçaldığını, yüksek burunların bir dizisini oluşturduğunu ve dik kenarlarında tabanlarının etrafında bir yol için bile yer bırakmadığını görebiliyorduk. Çıktığımız bu ova parçası, görülen tek parçadır ve güneydeki başlangıcından kuzeydeki Orontes‘in ağzına kadar yaklaşık yarım mil [804,672 metre] genişliğinde ve çok daha uzundur. Yol buradan itibaren yüksek kireçtaşı uçurumlarının altından geçer. Bu uçurumlardan birçok yerde mükemmel suyun ince berrak kaynakları çıkar ve kendilerini aşağıdaki ovaya doğru kıvrımlar halinde dağıtırlar. Bu kaynaklardan birinde yontulmuş bir sarnıç, ondan çıkan bir su kemeri gördük.

Ovaya girdikten bir saatten az bir süre sonra, Rhoda [Rodos] Adası‘ndan Jeeza‘ya [Cize] kadar veya Nil Nehri kadar geniş olan Orontes‘e geldik. Londra Köprüsü’nün altındaki Havuz’da, iki dış nakliye katmanı arasında kalan Thames Nehri kadar genişti. Atlarımızla bir tekneyle karşıya geçtik. Kervanın geri kalanı da aynı şekilde bizi takip etti. Bu teknelerden üç tane vardı, her biri büyüktü, ancak bir çift kürekle yönetiliyordu.

Görünüşe göre onların da gemilere ait filikaları vardı. Biz, nehrin ortasında suyun derinliğini dokuz fit [2,7432 metre] olarak ölçtük; akıntısının hızını da saatte yaklaşık iki mil [3,218688 kilometre] olarak tespit ettik. Bu nedenle, denizden olmasa bile en azından kendi iç kesimlerinde kolaylıkla seyrüsefere elverişli olabilirdi. Yukarıdan görebildiğimiz kadarıyla, nehir ağzındaki kum seti de oldukça düzgündü.

Geçtiğimiz noktanın hemen aşağısında, nehrin ortasında küçük bir ada bulunuyordu. Adada oldukça fazla sayıda dut ve incir ağacı vardı.[7]

Kervanın geri kalan kısmı, günü burada geçirmek üzere vadideki köylere dağılırken, biz de bu gecikmeden yararlanarak deniz kıyısına yakın bulunan eski Seleukia‘nın kalıntılarına gitmeye karar verdik. Yolumuz, alçak ve yer yer bataklık arazilerden geçiyordu. Ancak bazı kesimlerde, kırmızı çiçeklerle kaplı çalı çitleriyle çevrili güzel yollardan ilerledik. Bol miktarda ekili tahıl tarlaları, kulübeler ve sürüler gördük. Yaklaşık bir saat sonra yeniden kayalık yamaçların altına ulaşarak ovanın kuzey ucuna vardık. Nehrin denize döküldüğü yer de yaklaşık olarak ovanın ortasında bulunuyordu

Burası, çok sayıdaki kaya oyuğundan dolayı El-Moghyer [Muğayrun – bundan sonra metinde Muğayrun yazılacak-] ya da “Mağaralar” olarak adlandırılıyordu. Buradaki eski yerleşimin nekropolü (mezarlık alanı) olduğu kuşkusuzdu; çünkü burada çok sayıda taş lahit gördük. Bunların bazıları kırılmış, bazıları ise tamamen sağlam durumdaydı. Kimi boğa başları, çelenkler, güller ve benzeri süslemelerle bezenmişti, kimileri ise sadeydi. Ayrıca, üzerlerindeki beşik çatıyı andıran kapakları hâlâ yerinde duran üç lahitin içinden geçtiğimiz ana yol üzerinde durduğunu gördük; sanki ilk konuldukları yerlerinde bırakılmış gibiydiler.

Denize doğru batı yönünde ilerlerken, her iki yanında dairesel birer burç bulunan kemerli bir kapının yanından geçtik. Kemer Roma dönemine ait görünüyordu; ancak duvar işçiliği çok kaliteli değildi. Bu nedenle yapının muhtemelen Müslümanlar döneminde inşa edilmiş olabileceğini düşündük.

Daha sonra, şehrin surları olduğu anlaşılan kalıntılar boyunca ilerledik. Bunlar düzensiz bir plana sahip görünmekle birlikte, temellerinin büyük kısmı hâlâ sağlam durumdaydı. Alt sıralardaki taşlar büyük boyutluydu; ancak bunların üzerinde büyük ve küçük taşların dönüşümlü sıralar hâlinde yerleştirildiği görülüyordu. Son sıradaki taşlar ise Sarazen [Arap] usulüne uygun olarak dikine yerleştirilmişti. Yapı malzemesi yumuşak bir kireçtaşı olduğundan, zaman içinde hava koşulları ve yağmurun etkisi bütün yüzeyi büyük ölçüde aşındırmış ve işçiliğin kalitesi hakkında kesin bir hüküm vermeyi güçleştirmişti.

Bu sur, batı yönünde yaklaşık bir mil [1,609344 kilometre] boyunca uzanıyordu. Sonunda denize ulaştığımızda, bize eşlik eden kişinin gösterdiği bir yere geldik. Burası yüksek gelgit çizgisinin yaklaşık bir furlong [yaklaşık 200 metre] kadar iç tarafında bulunan dairesel bir alandı. Kesinlikle deniz seviyesinden daha alçakta bulunuyordu; ancak artık bataklık otlarıyla kaplanmış durumdaydı. Rehberimiz buraya Mina, yani Liman adını veriyor ve geleneksel olarak da böyle kabul edildiğini söylüyordu.

Burası, antik çağlarda iskele düzeninde bağlandıkları takdirde, bin kadar gemiyi barındırabilecek kapasitede görünüyordu; çünkü kapladığı alan, Londra’daki Doğu Hindistan veya Batı Hindistan Rıhtımlarının her ikisinden de daha genişti. Onu gözlemlemek için durduğumuz noktadan aşağıdaki yön ve mesafe ölçümlerini aldım:

  • Cebel Akra’’ın  burnunu oluşturan çıkıntı: Güney-Güneybatı (S.S.W.), yaklaşık 18 mil [28.968,192 metre]
  • Cebel Akra’’ın  yüksek zirvesi: Güney, yaklaşık 15 mil [24.140,16 metre]
  • Orontes Nehri’nin denize döküldüğü ağız: Güney-doğuya yakın güney (S. by E.), yaklaşık 5 mil [8.046,72 metre]
  • El-Jedeady [Cidadiye-Cedadiy] Köyü: Güneydoğuya yakın güney (S.E. by S.), yaklaşık 6 mil [9 656,064 metre].
  • Mağaralarla dolu kayalıklar veya El-Moghyer: Güneydoğu-doğu (S.E. by E.) ile Kuzeybatı-batı (N.W. by W.) arasında, yaklaşık 1 mil [1.609,344 metre].
  • Choleck [Çölekçi] Köyü: Kuzey-kuzeydoğuya yakın (N. by E.), yaklaşık 1 mil [1.609,344 metre].
  • Görülebilen en kuzey nokta: Kuzey-kuzeybatının dörtte biri batısı (N.N.W. ¼ W.), yaklaşık 1 mil [1.609,344 metre].

Buradan kuzeybatı istikametine doğru, yaklaşık çeyrek mil [402,336 metre] ilerledik. Yol boyunca limanı da çevreleyen suru takip ettik ve sonunda limanın girişini oluşturan mendireklere ulaştık. Bunlar denize doğru hemen hemen batı yönünde uzanıyordu ve aralarında yaklaşık 300 ila 400 fit [91,44 metre – 121,92 metre] kadar bir açıklık bulunuyordu; bu iki mendireğin arasında ise ince kumlu bir sahil uzanıyordu.

Kuzeydeki mendirek neredeyse tamamen yıkılmış olmakla birlikte hâlâ seçilebilmektedir. Güneydeki ise önemli ölçüde ayakta kalmıştır ve her biri yaklaşık on adım uzunluğunda, beş adım genişliğinde ve aynı derinlikte olan iri taş bloklardan inşa edilmiştir. Bunun üzerinden iki kez yürümüştüm; ancak bunun aslında taş işçiliğiyle yapılmış bir yapı olduğunu ancak sonradan fark ettim. İlk bakışta, buradaki doğal kaya damarının oyulmasıyla oluşturulmuş bir mendirek olduğunu sanmıştım.

Bu yapının genişliği yaklaşık 100 fit [30,48 metre] kadar görünmektedir; ancak uzunluğunu kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Çünkü hem denize bakan dış ucun hem de yan tarafların büyük ölçüde tahrip olmuştur. Gemiler buradan içeri girdikten sonra, doğrudan doğruya yaklaşık 150 fit [45,72 metre] genişliğinde bir tür geçitten geçiyorlardı. Bu geçit, yekpare kayanın oyulmasıyla oluşturulmuştu. Her iki tarafta da kayanın bir kısmı hâlâ ayakta durmaktadır. Kuzey tarafındaki kaya parçasının üzerinde bazı yapı kalıntıları görülmektedir; bunlar bir gözetleme kulesine ya da deniz fenerine ait olabilir.

        İç liman, kuzeydoğudan güneydoğuya doğru uzanmakta ve düzensiz bir daire biçimi oluşturmaktadır. Girişe yakın ilk bölüm sağlam toprakla kaplı olduğundan tarım yapılmaktadır; içteki, yani daha alçak bölüm ise daha önce tarif edildiği gibi bataklık durumundadır. Günümüzde limanın ağzı boyunca bir çevre duvarı inşa edilmiştir; bunun tek amacı içeride yetiştirilen tahılı korumaktır ve bu yapı köylülerin kendi eseridir.

Girişin sağında, yani güney tarafında mendirek olarak bırakılmış kaya kütlesinin iç yüzünde büyük bir mağara bulunmaktadır. Bu mağara kare kesitli sütunlarla desteklenmiştir. Büyük olasılıkla eski çağlarda kapıya yakın bir yerde tekneler için güvenli bir sığınak olarak kullanılmıştır.

Limanın iç kısmı, kuzey ve doğudan esen bütün rüzgârlara karşı yukarıda yükselen Jebel-el-Moosa [Cebel-i Musa –bundan sonra metinde Cebel-i Musa yazılacak]] dağ silsilesi tarafından iyi korunuyordu; güney ve batıdan gelen rüzgârlara karşı ise limanın kendi surları doğal bir siper oluşturuyordu.

Burada da, Roma kalıntılarında alışılmış olduğu üzere, çevrenin her tarafında koyu kırmızı renkli ve yivli tipte çok büyük miktarda kırık çanak çömlek parçasına rastladık. Ancak, üzerinde oyma sütunlar ya da mimari işçiliğe özen gösterildiğini ortaya koyan başka herhangi bir süsleme bulunan bina kalıntısına rastlamadık.

Daha sonra yukarıdaki kayalıklarda bulunan mağaraları incelemeye çıktık.

Bunların sayısı üç yüzden az değildi; bu rakam, Mısır’daki Thebes [Teb] mezarlarının sayısıyla hemen hemen aynıydı ve tek başına bile bu yerleşimin bir zamanlar son derece kalabalık bir nüfusa sahip olduğunu göstermeye yeterliydi.

Mağaraların bazıları oldukça büyük olmakla birlikte, çoğunluğu on beş [1,39 metrekare]  ila yirmi fit kareyi [1,86 metrekare] aşmıyordu. Girişleri genellikle kemerliydi; ya tam bir yarım daire biçiminde ya da kare biçimli kapı açıklıklarının üzerine yerleştirilmiş bir kemerle yapılmıştı. Bazıları ise bütünüyle yarım daire biçiminde açık bir nişten ibaretti.

Burada, cesetlerin uç kısmından içeri sokulmasını sağlayan açıklıklara rastlamadık; Tartus’un güneyindeki mezarlarda görülen bu tür düzenlemeler burada mevcut değildi. Aynı şekilde mağaraların içinde lahit de bulunmuyordu. Anlaşıldığı kadarıyla burada uygulanan gömü geleneği, cesetleri, başka yerlerde de yaygın olarak görülen kemerli nişlerin içinde yer alan bu yan taraftaki sığ taş sekelerin üzerine yerleştirmekti.

Geniş nekropolün açık alanlarında ise çok sayıda lahit görülüyordu. Bunların büyük bir kısmı hiç yerinden oynatılmamış, ilk yerleştirildikleri konumlarını hâlâ       koruyordu.

Bunların arasında şimdiye kadar gördüğüm en büyük lahitlerden bazıları da vardı. Dıştan dışa ölçüldüğünde yaklaşık dokuz fit uzunluğunda [2,7432 metre], dört buçuk [1,3716 metre] ila beş fit[1,52400 metre] genişliğindeydiler ve bunların birçoğu oldukça zengin süslemelerle bezenmişti.

Burası Antakya’nın kurucusu Seleukos Nikator tarafından kurulmuştur. Görünüşe göre Seleukos burayı öncelikle başkent Antakya’nın limanı, ayrıca Suriye donanmasının barınağı ve toplanma yeri olarak tasarlamıştı. Bu amaç için de, daha önce tanımlanan dağ silsilesinin güney eteğinde bulunan bu konumdan daha elverişli bir yer seçilemezdi; çünkü burası, bütün körfez boyunca görülebilecek en iyi doğal korumayı sağlıyordu.

Eğer buranın ticari bir liman olarak, Antakya ile doğrudan ticaret bağlantısı kurması amaçlanmış olsaydı, o zaman yerleşim Orontes Nehri’nin denize döküldüğü yere yakın kıyılarında kurulurdu. Çünkü ticaret malları taşıyan tekneler nehir boyunca rahatlıkla seyredebilir ve Antakya’ya kadar ulaşabilirdi.

Harap liman, Orontes Nehri’nin denize döküldüğü yerden yaklaşık beş mil [8.046,72 metre] uzaklıktadır. Ancak bir deniz üssü olarak düşünüldüğünde, nehrin ağzına göre daha geniştir ve gemilere çok daha güvenli bir sığınak sağlayabilecek niteliktedir.

Artık el-Asr vakti [öğle vakti] geçmişti ve o gün sabah içtiğimiz bir fincan kahveden başka hiçbir şey tatmamıştık. Bunun üzerine kısa süreliğine bir şeyler yiyip içebilmek amacıyla, yukarıdaki kayalıkların kenarında bulunan evlerden birine gittik.

Burada bizi, hem çiftçilik yapan hem de sürü sahibi olan misafirperver bir Türkmen çiftçi sıcak bir şekilde karşıladı. Bize kendi mandırasından çıkardığı ekmek, süt, peynir ve sert tereyağından oluşan bir öğün ikram etti.

Burada, kendisi gibi yaşayan kişilerin oturduğu üç ev vardı. Bu evlerin sakinleri de yanımıza gelerek çimenlerin üzerine oturdular.

Bu evlerin her biri, o zamana kadar şehirlerin dışında, kırsal kesimde gördüğüm en sağlam inşa edilmiş ve en kullanışlı konutlardı. Her biri iki katlıydı; balkonları, kemerli pencereleri, ahşap pencere çerçeveleri ve ahşap kepenkleri vardı. Ayrıca her evin önünde geniş bir avlu bulunuyor, mutfak ile diğer hizmet bölümleri ise ana binadan ayrı olarak yer alıyordu.

Evlerden birinin kapısı üzerinde mermer üzerine işlenmiş Arapça bir kitabe bulunuyordu. Bütün bu yerleşim, Suriye’nin diğer bölgelerindeki çiftçiler arasında pek ender rastlanan bir zenginlik ve rahatlık görünümü sergiliyordu.

Buradan, Orontes Nehri’nin kıvrılarak denize ulaştığı vadi açıkça görülebiliyordu.

Bu vadinin güney sınırını Cebel-i Akra’ dağ silsilesi oluşturuyordu. Dağın sarp yamaçları sanki doğrudan denizden yükseliyormuş gibi görünmekte ve yükselmeye devam ederek, tabanından itibaren muhtemelen 5.000 fit [1.524 metre] yükseklikte bulunan gri ve çıplak zirvesinde son bulmaktaydı.[8]

Kuzey sınırını, Cebel-i Musa adı verilen dağ silsilesi oluşturur. Bu silsilenin batıdaki ucu, daha önce tasvir edilen harap limanın mendirekleri ve girişinin bir milden daha az kuzeyinde bulunan bir buruna doğru alçalarak iner; düzgün uzanan zirvesi ise doğuya doğru devam eder ve sonunda daha engebeli tepeler arasında gözden kaybolur.

Bu iki dağ silsilesinin içte, yani doğudaki kesimleri giderek birbirine yaklaşır ve sonunda birleşiyormuş gibi görünür. Böylece aralarında üçgen biçiminde bir vadi ya da ova meydana gelir; bunun tabanını deniz kıyısı oluşturur ve tüm uzunluğu yaklaşık sekiz ila on mil [12,874752 km ila 16,09344 km] arasındadır.

        Orontes, bu ovanın hemen hemen ortasından kıvrılarak denize doğru akar. Nehrin kuzey kıyısındaki alanın tamamı ise tahıl tarlaları, dutluklar, incir bahçeleri ve birbirinden ayrı inşa edilmiş kır evleriyle kaplıdır. Bu evlerin hepsi son derece sağlam yapılmış olup, çoğu iki katlıdır; eğimli ve kiremitle kaplı çatılara sahiptir.

Özellikle Swedeeah [Süveydiye –bundan sonra metinde Süveydiye yazılacak] adıyla anılan tek bir kasaba yoktur; bu ad, bütün vadiye ve onun içinde bulunan köylerin tamamına genel olarak verilen isimdir.

Ağa’nın ikametgâhı ile buradaki çiftçilerin büyük çoğunluğunun kışlık yerleşimi, yukarıdaki Cebel-i Musa silsilesi üzerinde bulunan ve Zeitoony [Zeytuni-Zeytuniy] adı verilen kasabadadır. Burası vadinin yaklaşık bir buçuk saat kuzeydoğusunda yer alır. Kasabanın yaklaşık 300 haneden oluştuğu ve kış mevsiminde en az 3.000 nüfusa sahip olduğu söylenmektedir.

İlkbahar ve yaz aylarında ise toprak sahipleri çiftliklerinin idaresini bizzat yürütmek üzere buraya inerler. Bu nedenle yılın bu döneminde bölge nüfus ve hareketlilik bakımından oldukça canlıdır; genel görünümü son derece hoş ve etkileyicidir.

Türkmenlerle birlikte yediğimiz yemekten sonra tepeden aşağı indik ve aşağıdaki Ain-el-Kebeer [Ayn el-Kebir] adı verilen pınardan su içtik. Buradaki kayalıklar, ovanın güney kenarında da dikkat ettiğimiz gibi, çok sayıda mükemmel su kaynağı çıkarmaktadır. Bu pınar da büyüklüğü ve su bolluğu bakımından diğerlerinden üstün olduğu için bugünkü adını taşımaktadır. Kaynağının, eski çağ insanları tarafından her zamanki geleneklerine uygun olarak değerli görüldüğü ve belki de kutsal sayıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü berrak bir su akıntısı hâlinde sert kayanın içinden çıktığı noktanın üzerine güzel bir kemer oyulmuştu ve görünüşe göre başka süslemeler de eklenmesi düşünülmüştü. Zaman, yapının üst bölümünü yıkıp harap etmiştir; ancak geriye kalan kısımlar bile bu eserin yapımına büyük emek ve özen harcandığını göstermeye yeterlidir. Bu pınarın suları, ovadaki diğer bütün kaynaklarda olduğu gibi son derece temiz ve lezzetlidir. Güçlü bir akış hâlinde denize doğru akmaktadır.

Buradan, geceyi geçirmek üzere barınak istemek için valinin vekili olan Kahia’nın (Kâhya’nın) evine gittik. Büyük bir misafirperverlikle karşılandık. Bu bölgenin tamamı Müslüman ve halkının çoğu Türk olduğu hâlde, ev sahibimizin Rum mezhebine mensup bir Hristiyan olması bizi hayrete düşürdü; ayrıca Ladikea‘dan ayrıldığımızdan beri Arapça konuşabildiğimiz kimseler arasında neredeyse tek kişiydi.

Bahçeye bakan bir balkona açılan üç büyük kafesli penceresi bulunan üst kattaki bir odaya alındık. Gün batımından sonra bize süt ve tereyağı ile hazırlanmış mükemmel bir pirinç pilavı ve Orontes’nden tutulmuş, son derece lezzetli balıklar ikram edildi. O sırada Rum Kilisesi’nin bir oruç dönemi olduğundan ev sahibimiz yiyecek konusunda kendisini kısıtlamak zorundaydı; fakat hepimiz onun kendi üretimi olan şarabından bol bol içtik ve bu şarap kalite bakımından Lübnan’ın en iyi şaraplarından geri kalmıyordu. Geceleyin dinlenmemiz için döşekler ve çarşaflar verildi; ancak bütün bu umut verici rahatlıkların ortasında, Asya’nın o bitmek bilmeyen belâsı olan sayısız pire yüzünden neredeyse dayanılmaz bir gece geçirdik. Büyüklükleri, sayılarının çokluğu ve doymaz iştahları nedeniyle bir an olsun uyumamıza fırsat vermediler.

Cumartesi, 11 Mayıs 1816

Sabah şiddetli yağmur sağanaklarıyla başladı; rüzgâr hâlâ batıdan fırtına şeklinde esiyordu. Bu durum bizi bir süre geciktirdi; fakat dağılmış durumdaki kervanımız sonunda toplandığında, saat dokuz civarındaydı. Ev sahibimizden ayrılarak yolumuza devam ettik.

Yolumuz hafif bir yokuşu aşarak doğu-kuzeydoğu (E.N.E.) istikametine yöneldi. Bir saatten daha kısa bir sürede bir yükseltiye ulaştık; buradan sağ tarafımızda uzanan güzel Muğeyrun Vadisi gözler önüne serildi.

Vadinin yukarısında, aynı adı taşıyan bir köy bulunuyordu. Bu köy, Muğeyrun Vadisi‘ni Ahssy [‘Asi][9] ya da gerçek anlamıyla Orontes Vadisi‘nden ayıran tepe sırasının kuzey yamacında yer alıyordu; çünkü Asi Nehri bu tepelerin güneyinden akmaktaydı.

Bu vadi ağaçlar ve ekili alanlarla doluydu; her tarafa özenle inşa edilmiş kır evleri serpiştirilmişti. Bütün manzara bir araya geldiğinde gerçekten büyüleyici bir görünüm sunuyordu.

Solumuzda ise kısa süre sonra Zeitoony [Zeytuniy] kasabası göründü. Burası, kuzeyimizde yükselen Cebel-i Musa‘nın güney yamacındaki bir oyukta yer alıyordu. Daha ileride ise Meshernakey [Mışrakiy-Mızraklı] ve Hhabhabbee [Habipli-Eriklikuyu] adlı iki köy bulunuyordu. Bunlardan ilki Türk Müslümanlar, ikincisi ise Ermeni Hristiyanlar tarafından meskûn olup her birinin nüfusu yaklaşık yüz kişiydi.

Buradan artık Cebel Musa‘nın doğu ucunu, dik bir burun şeklinde seçebiliyorduk. Onun ötesinde ise, bazı sarp kayalıklarının kırmızımsı renginden dolayı Jebel Ahhmar [Cebel-i Ahmar –metinde daha sonra Cebel-i Ahmer yazılacak] ya da Kızıl Dağ (Red Mountain) adı verilen daha yüksek bir dağ silsilesi uzanıyordu.

İlk dağ deniz seviyesinden yaklaşık 4.000 fit [1.219,2 metre] yükseklikte olmalıydı; ancak ikincisi görünüşe göre 6.000 fite [1.828,8 metre] daha yakındı ve çevrede kışın kar görülen tek dağdı; yalnızca Cebel Akraʼ’ın zirvesi bunun istisnasını oluşturuyordu.

Güney tarafta, denizden Antakya’ya kadar uzanan dağ sırası genel olarak bu adla anılmaktadır; çünkü neredeyse kesintisiz bir sırt halinde devam eder. Bununla birlikte köylüler, elbette, çeşitli bölgeler için coğrafi sınıflandırmalarda dikkate alınmayacak yerel adlar kullanmaktadırlar.

        Cebel Musa ve Cebel Ahmarın oluşturduğu kuzey sıradağları doğu-kuzeydoğu yönünde, Cebel Akraʼ‘ın güney sıradağları ise kuzey-kuzeydoğu yönünde uzanmakta ve Antakya’nın yukarı kesimlerinde birbirlerine yaklaşmaktadır. Bu dağların deniz kıyısındaki son noktaları arasındaki ova daha önce tarif edilmişti.

Kuzeydoğuya doğru yükseldikçe aradaki vadi, çıplak tepeler ve işlenmiş vadilerden oluşan daha küçük yükseltiler dizisine dönüşüyordu. Orontes Nehri de bu sırada güneydeki dağların eteklerinden dolaşarak akıyordu.

Yaklaşık iki saat sonra, Nahr-el-Karatchiz [Karaçay –metnin devamında Karaçay yazılacak]] adı verilen dar fakat derin ve hızlı akan bir nehre ulaştık. Bu nehir Cebel-i Musa‘nın yamaçlarından doğuyor ve Asi’ye[10] dökülüyordu. En sığ yerlerinde bile ancak güçlükle geçilebiliyordu ve akıntısının hızı saatte en az beş mil [8,04672 kilometre] kadardı.

Sonraki bir saat içinde bu nehrin dört kolunu daha geçtik. Akışının sürati nedeniyle yatağını sık sık değiştiriyor ve birçok kola ayrılıyordu; bunların hepsi de ilk kol kadar derin ve hızlıydı.

Son kolu geçtikten sonra bir tepeye tırmandık. Yakınında muhtemelen eski bir yapı olan taş döşeli bir yol bulunan bir geçide ulaştık. Buradan Asi Vadisi‘ne hâkim geniş bir manzaraya sahip olduk ve ilk kez nehri yatağı boyunca kıvrılarak akarken gördük. Burada daha önce sözünü ettiğim güney yönlü büyük kıvrımı yapıyordu.

Çevrede çok sayıda küçük mezra ve dağınık yerleşim bulunuyordu. Dağların heybeti ile çevreledikleri ovanın zengin verimliliği birleşerek görülebilecek en güzel manzaralardan birini oluşturuyordu.

Bundan sonra yolumuz giderek daha az ilgi çekici hâle geldi. Nehrin burada yaptığı kuzey yönlü kıvrımın kenarından geçtikten sonra, büyük ölçüde yabani çalılarla kaplı ve işlenmemiş yüksek bir plato üzerine çıktık.

Nehir elli fitten [15,24 metre] daha geniş görünmüyordu ve belli ki oldukça sığdı; orta yatağındaki akış hızı saatte yaklaşık üç mil kadardı. Bununla birlikte, nehrin iki kıyısında da köyler görmeye devam ettik.

Öğleden sonra olmuştu ki ilk kez Antky[11] (ya da Antioch) manzarası önümüzde belirdi. Şehir, Yafa‘dan Lazkiye‘ye kadar Suriye kıyılarındaki bütün kentlerden daha büyük ve Kudüs ya da Humus kadar geniş görünüyordu.

Şehir, Cebel Akraʼ‘ın sarp ve kayalık ucunun eteğinde, hafif eğimli bir yamaç üzerine kurulmuştu. Camilere ait on iki minare saydık; bunların yanı sıra birkaç kubbe de görülüyordu. Minarelerin tamamı uzun ve inceydi; gövdeleri beyaz, sivri külahları ise maviydi. Şerefeleri yuvarlak ve kapalı olup, Arap üslubundan ziyade Türk mimari tarzını yansıtıyordu.

Evlerin çoğu eğimli ve kiremitle kaplı çatılara sahipti; nitekim Süveydiye‘den buraya kadar gördüğümüz bütün yerleşimlerde konutlar aynı şekilde inşa edilmişti.

Kasabaya yaklaşırken en dikkat çekici unsur ise, kare planlı kulelerle güçlendirilmiş eski bir surdu. Bu sur, kasabanın güneyindeki dağın dik yamacı boyunca yukarı doğru yükseliyor, ardından tepeyi çevrelemek istercesine kuzeye doğru yöneliyordu

        Cebel Akraʼ silsilesi burada girintili çıkıntılı, sarp bir burunla son bulur ve kasaba, bu dağ silsilesinin kuzey ucundan bir ya da iki mil kadar içeride yer alır.

Diğer tarafta ise Cebe-i Ahhmar silsilesi de piramit biçiminde, yüksek ve sivri bir dağla sona eriyordu.

Bu iki dağ silsilesi arasındaki alan, yüksek bir plato görünümü sunmaktadır. Bu platonun Halep‘e kadar kesintisiz devam ettiği söylenmektedir. Burada genişliği yaklaşık on mil kadardır ve büyük bölümü ekilmemiş durumdadır.

Saat iki civarında Nahr-el-Hannah [Nehr Hanna] adı verilen bir dere üzerindeki üç kemerli köprüyü geçtik. Bu dere Asi’ye dökülüyordu. İkindi vakti gelmeden önce Asi’ye, yani Orontes Nehri’ne ulaştık. Daha büyük bir köprüden nehri geçerek hemen Antakya Kapısı’ndan şehre girdik.

Dar sokaklardan kıvrılarak ilerledikten sonra, Abdel-Messiah [Abdulmesih] adlı genç bir Hristiyan tüccarın evinde konakladık. Adının anlamı “Mesih’in Kulu” idi. Süveydiye’deki ev sahibimiz Abdullah bizi ona yönlendirmişti.

Karşılanışımız oldukça soğuktu ve bize şüpheyle bakılıyormuş gibi pek çok soru soruldu. Ancak yalnızca bir gece kalmayı planladığımız için bunu hoş görmeye çalıştık. Gün batımına kadar kalan süreyi ise şehir hakkında bilgi edinmek ve çevresindeki eski eser kalıntılarını görmek için değerlendirdim.

 

ANTAKYA ŞEHRİNİN TASVİRİ VE BURADAN HALEP’E YOLCULUK

Antakya şehri, bugün sakinleri tarafından Antāky olarak adlandırılmaktadır. Şehir, eski çağların Kasios Dağı (Mount Casius) olan Cebel Akraʼ silsilesinin sonunu teşkil eden dik ve çıplak bir tepenin eteğinde kurulmuştur. Bu tepe şehrin kuzeybatısında yükselir. Şehrin önünde geniş bir ova uzanır; batıdan kuzeye doğru ise on ila on beş mil [16,09344 km ila 24,14016 km] uzaklıkta Cebel-i Ahmar sıradağları yer alır. Bu bakımdan şehir, Bukhâ Vadisi’ndeki Baalbek’in konumuna oldukça benzemektedir. Çünkü bu dağlar yükseklik bakımından Libanus [Lübnan] ve Anti-Lübnan dağlarından çok aşağı değildir. Aralarındaki vadi de yaklaşık aynı genişliktedir ve kuzeydoğu yönünde uzanarak o tarafta sınırsız bir düzlük bırakır. Ancak burada şehre hâkim olan tepe, Baalbek’tekinden daha dik ve daha sarptır. Ayrıca şehrin bulunduğu vadi daha yoğun ağaçlarla kaplı ve daha iyi işlenmiştir; çünkü Asi Nehri kıvrılarak akarken geçtiği yerlere verimlilik dağıtmaktadır.[12]

Şehir, büyüklük bakımından yalnızca Halep, Şam ve Hama‘nın gerisinde kalmakta ve dolayısıyla sahildeki bütün şehirlerden daha büyük bulunmaktadır. Bununla birlikte, genel olarak bu şehirler kadar iyi inşa edilmemiştir ve güzelliğiyle öne çıkan büyük kamu yapılarından yoksundur. Evlerin çoğu taştan yapılmıştır; hepsi eğimli çatılı olup kırmızı kiremitlerle örtülüdür. Bunların birçoğu üç katlıysa da daha yaygın olanı iki katlı olmalarıdır; bu durumda üst kat genellikle ahşaptan inşa edilmiştir.

Sokaklar dardır. Her iki yanında yayalar için yükseltilmiş düz taş döşemeli kaldırımlar bulunur; bunların arasında ise atların geçmesi için ayrılmış çok dar ve derin bir yol uzanır. Bu yol çoğu zaman iki atın yan yana geçmesine izin verecek kadar geniş değildir.

Çarşıların çoğu üstü açık olup ülkenin diğer yerlerindekilere benzemektedir. Bununla birlikte, şehrin büyüklüğüyle kıyaslandığında alışılmadık derecede çok sayıdadırlar; çünkü burası çevresindeki geniş bir bölgenin ticaret ve ikmal merkezi durumundadır. Talep edilen her türlü mal burada bol miktarda bulunur.

Şehrin kendi imalat ürünleri arasında kaba çömlekçilik, pamuklu dokumalar, kumaşlar, bir miktar ipek ipliği, çeşitli tabakhanelerin ürünleri ve saraçlık işleri yer almaktadır. Özellikle sonuncusunda, yani koşum takımları, dizginler, martingal kayışları ve deri üzerine yapılan süslü işlerde Antakyalı ustalar büyük ün kazanmıştır.

Buradaki nüfusun on bini aştığı düşünülmektedir. Bu nüfus içerisinde yaklaşık 150 Hristiyan aile ve 20 Yahudi aile bulunduğu hesaplanmaktadır. Halkın dili Türkçedir; Müslümanlar başka bir dil konuşmazlar. Hristiyanlar ise yalnızca güneydeki bölgelerle yürüttükleri ticari ilişkiler dolayısıyla Arapçayı anlamaktadırlar.

Müslümanların on dört camisi vardır. Bunlardan altısı, yuvarlak ve kapalı şerefeli, uzun ve ince beyaz minarelerle süslenmiştir; minarelerin üst kısmı mavi, sivri külahlarla son bulur ve bunların üzerinde hilaller yer alır. Bunlar tamamen Türk üslubundadır. Diğer altı caminin minareleri ise daha kısa ve kalındır; sekizgen gövdeli, açık şerefeli olup üzerlerinde düz kubbeyi veya şemsiyeyi andıran bir örtü bulunur. Bunlar ise Suriye-Arap tarzındadır. Kalan ikisi ise yalnızca dua yeri olarak kullanılan, saygı gören küçük türbelerden ibarettir.

Şehirde iki han ve birkaç çeşme bulunmaktadır; bunların hepsi oldukça sıradan yapılardır. Bunlardan birine dikkat ettik; adı Ayn el-Omra [Ayn el Umra] ya da Hayat Çeşmesi idi. Çeşmenin taşları arasına binlerce çivi çakılmıştı. Suları gerçekten çok kalitelidir ve çeşitli şifalı özelliklere sahip olduğuna inanılmaktadır. Bu nedenle suyundan içen hastalar, ya akarsuyun koruyucu ruhuna bir adak olarak ya da iyileştikten sonra şükranlarını göstermek amacıyla, çeşmenin yakınına bir çivi çakmaktadırlar.[[13]]

Şehrin içinde ayrıca bir mağara bulunmaktadır. Bu mağaranın, kısır kadınlara doğurganlık verdiğine ve sütü olmayan annelerin göğüslerinde çocuklarını besleyecek sütün oluşmasını sağladığına inanılmaktadır. Ancak bu nimetlere kavuşabilmek için belirli ayinlerin yerine getirilmesi gerekmektedir ve bu törenlere yalnızca kadınların katılmasına izin verilmektedir.

Bu iki uygulama da, kökenleri artık kolayca izlenemese de, eski çağlardan kalma batıl inançların kalıntıları olduğu anlaşılmaktadır.

        Hristiyanlar burada kendileri için bir kilise inşa etmek amacıyla birçok kez girişimde bulunmuşlar, ancak bu girişimlerin hiçbiri başarıya ulaşmamıştır. Servet bakımından yetersiz olmamalarına ve bu amaçla Stamboul’dan [İstanbul] art arda fermanlar almış olmalarına rağmen, Türklerin taassubu[14] ve halkın şehrin üzerinde bulunduğuna inandığı uğursuz bir kader duygusu, bugüne kadar bu girişimlerin gerçekleşmesini daima engellemiştir.

Bu yüzden dinî ibadetlerini yerine getirmek için şehrin doğusundaki bir mağaraya gitmektedirler. En azından bu bakımdan maruz kaldıkları açık baskının da etkisiyle, burada ibadetlerini daha büyük bir bağlılık ve içtenlikle yerine getirmektedirler.

        Yahudiler ise Şabat günlerinde, cemaat reislerinin evinde sinagog olarak ayrılmış küçük bir odada toplanırlar ve burada herhangi bir rahatsızlığa uğramadan ibadetlerini yaparlar.

Şehrin yönetimi, Halep’e bağlı bir Moteséllem’in (Mütesellimin) elindedir. Onun emrinde yalnızca elli ya da altmış kişilik bir muhafız birliği bulunmaktadır.

Erkekler çoğunlukla Türk usulünde giyinmektedirler. Büyük kumaş pelerinler, uzun kaftanlar, kırmızı şalondan yapılmış bol pantolonlar ve sarı çizmeler ile terlikler kullanırlar.

Kadınlar ise beyaz muslinden yapılmış üst örtüler giyer ve yüzlerini yine Türk tarzında sert siyah bir tülle örterler.

Kadınların çizmeleri oldukça dikkat çekicidir. Ayak ve bilek kısmı mümkün olduğu kadar küçük ve dar yapılırken, üst bölümü aniden genişleyerek uyluğun girebileceği kadar büyür ve alt kısmın üzerine gevşekçe sarkar. Bu çizmeler daima sarı deriden yapılır; baldırın başlangıcına kadar uzanır; mavi şeritlerle çevrilidir; ön kısımları yukarı doğru kalkıktır ve burada mavi ipekten bir püskülle süslenmiştir. Genel görünüşleri bakımından, bazı süvari alaylarımızın geniş ve gevşek üst kaplamalarından oluşan sahte Hessian çizmelerine oldukça benzemektedirler.

Her sınıftan halkın eğlence anlayışı da giyim kuşamları ve konuştukları dil gibi tamamen Türk karakteri taşımaktadır. Çünkü buradaki insanlar, Arapların kahvehanelerin bir köşesinde ya da kendi divanlarında tercih ettikleri daha sakin ve yalnız eğlenceler yerine, kasabalarının hemen önünden akan Asi Nehri kıyılarına giderler. Orada, ağaçlarla suyun, gölgeyle yeşilliğin, yaz melteminin serinliği ile temiz ve sağlıklı havanın bir araya getirdiği bütün güzelliklerin tadını birlikte çıkarırlar.

Köprü civarında nehrin genişliği yaklaşık 100 ila [30,48 metre] 150 fit [45,72] arasındadır. Akıntı hızı saatte yaklaşık üç mildir. [4,828032 kilometre]. Aşağı kesimlerde yatağı açık olduğu takdirde, daha önce Pococke’un da belirttiği gibi, nehir kolaylıkla gemi ulaşımına elverişli olabilir.

İlginç olan, görünüşe göre burayı hiç ziyaret etmemiş olan Volney’nin, bu konuda İngiliz seyyahın görüşüne karşı çıkmasıdır. Üstelik bunu yaparken, hakkında yazdığı konuya dair bilgisizliğini de ortaya koymaktadır.

İngiliz gezgin, teknelerin burada kolaylıkla yukarı doğru yelken açabileceğini belirtmişti. Buna karşılık Volney şu görüşü ileri sürmüştür:

“Bu nehir yukarı doğru çekilerek çıkılabilir; ancak Pococke’un iddia ettiği gibi yelkenle çıkılamaz, çünkü akıntısı çok hızlıdır.”(yahut buna benzer ifadeler kullanır).

Oysa Volney’nin bilmesi gerekirdi ki, yelken, çekme kuvveti olarak uygulanan herhangi bir insan ya da hayvan gücünden çok daha etkili bir itici güçtür. Nitekim akıntısının en güçlü olduğu dönemlerde bile Nil Nehri’nin akışı, burada söz konusu olan akıntının en az iki katı hızındadır. Volney’nin Nil üzerinde, teknelerin yalnızca yelken kullanarak nehrin orta kesimlerindeki en güçlü akıntıya karşı süratle ilerleyebildiklerini görmüş olması gerekirdi.

Buna karşılık, rüzgârın yetersizliği nedeniyle teknelerin halatla çekilmek zorunda kaldığı nehir kesimlerinde, kıyıya yakın girdaplı bölgelerde bile bütün çekme kuvvetlerinin kullanılmasına rağmen akıntıya karşı ilerlemek son derece güç olmaktadır. Bu durum, yelkenin çekme kuvvetine kıyasla ne kadar üstün bir araç olduğunu açıkça göstermektedir.

Şehrin iç kesimlerinden geçtikten sonra, güney mahallede bulunan eski surları görmeye gittik. Bu surların çevrelediği alan yaklaşık dört mildir [6,437376 km]. Kuzeybatı suru Asi Nehri’nin kıyısı boyunca uzanmakta; güneybatı suru şehre hâkim olan dik tepenin yamacına tırmanmakta; güneydoğu suru tepenin zirvesini takip etmekte; kuzeydoğu suru ise şehrin karşı ucunda tepenin diğer yamacından aşağı inerek yeniden nehir kıyısındaki surla birleşmektedir. Böylece bütün yapı düzensiz bir dörtgen meydana getirmektedir.

Surların yüksekliği otuz ila elli fit [9,14400 metre ila 15,24 metre] arasında değişmekte, kalınlıkları ise hemen her yerde yaklaşık on beş fit [4,57200 metre] olmaktadır. Ayrıca surlar boyunca, birbirlerinden elli ila seksen yarda [45,72 metre ila 73,15200 metre] uzaklıkta bulunan ve yükseklikleri elli ile seksen fit [15,24 metre ila 24,38400 metre]  arasında değişen kare planlı kuleler yer almaktadır.

Bu kulelere, dairesel değil kare biçimde tasarlanmış dolambaçlı merdivenlerle çıkılmaktadır. Merdivenler dört ya da beş basamaklık kısa bölümler hâlinde yükselir ve her bölüm bir sahanlıkta son bulur.

Kulelerin iç kısımları katlara veya odalara ayrılmıştır. Tavanları, kalın kireç harcı tabakaları içine gömülmüş ince Roma tuğlalarından oluşan sağlam bir örgüyle yapılmış zarif kemerlerle örtülüdür. Yan duvarlarında ise oklar ve diğer fırlatmalı silahlar için açılmış mazgallar bulunmaktadır.

Bu surların inşasında kullanılan taşlar büyük boyutlu değildir; ayrıca antik yapılarda sıkça görülen kaba yontulu rustik taş işçiliğine de hiçbir yerde rastlanmaz. Bununla birlikte duvar örgüsü son derece sağlam ve kaliteli görünmektedir.

Yıkılmış kulelerin bazılarında, yapı tekniği açıkça görülebilmektedir. Burada ince tuğla sıralarının kalın kireç harcı tabakalarıyla dönüşümlü olarak yerleştirildiği ve bunların normal taş duvar örgüsüyle birlikte kullanıldığı görülür. Kapı ve pencere nişleri ise çoğu zaman yalnızca tuğlalardan meydana getirilmiştir.

Şehir surunun iç yüzü boyunca, üst sıralardaki taşların diğerlerinden daha uzun tutulup dışarı taşırılmasıyla oluşturulmuş çıkıntılı bir korniş uzanmaktadır. Bu çıkıntı, surun tepesinde bir kuleden diğerine geçmeye imkân veren dar bir geçit bırakmaktadır.

Yamaçların dik olduğu yerlerde, özellikle tepe tarafındaki bölümlerde, bu kornişi oluşturan çıkıntılı taşlar ulaşımı kolaylaştırmak amacıyla basamaklar şeklinde düzenlenmiştir; böylece sur boyunca hareket etmek daha rahat hâle getirilmiştir.

Şehrin S.W. kesiminde [güneybatı], surlar ve kuleler bazı bölümlerde tamamen sağlam durumdayken, hemen yanındaki diğer kısımlarda büyük ölçüde tahrip olmuştur. Bu yıkım giderek artar ve sonunda surlar tamamen ortadan kaybolur; böylece burada görülen son kalıntılar ile nehir kıyısı boyunca devam eden sur bölümü arasında geniş bir boşluk meydana gelir.

Güney kapılarından birinin arşitravında [kapı üst kirişi üzerinde] kabaca işlenmiş bir Malta haçı görülmektedir. Muhtemelen bu haç, söz konusu surların Haçlılar tarafından inşa edildiği yönündeki görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bununla birlikte, duvar örgüsünün kendisi ve yapıların genel inşa tarzı incelendiğinde, eski eserler hakkında en azından temel bilgiye sahip olan herkes için bütün yapının ya Romalılar’ın ya da Büyük İskender’in ölümünden sonra şehrin kurucusu olan Seleukos Nikator’un eseri olduğu açıktır. Dolayısıyla haçın daha sonraki bir dönemde eklenmiş olduğu sonucuna varmak gerekir.

Dikkatimi çeken büyük bir tuhaflık da şuydu: Normalde bir kapının arşitravı, kapının iki yan dikmesi arasında uzanan tek büyük bir taş bloktan oluşur. Burada ise arşitrav beş ayrı taştan meydana gelmektedir. Uçlardaki iki taşın her biri yaklaşık beşer fit [1,52400 metre] uzunluğundayken, ortadaki üç taşın genişliği bir fitten fazla değildir. Bu küçük taşlar, Türk ve Arap mimarisinde görülen şekilde birbirlerine kırlangıç kuyruğu geçmelerle[15] bağlanmıştır.

Bu durum, ilk bakışta bana bunun daha yeni bir tamirat olduğunu veya Malta haçının yerleştirildiği sırada yapıldığını düşündürdü. Zira haç, bu üç küçük orta taştan tam ortadakinin üzerine işlenmişti.

Bu garipliği ilk gördüğümde aklıma gelen düşünce buydu; ancak daha sonra şehrin büyük güney kapısında da aynı düzenlemeyi gördüm. Orada herhangi bir haç bulunmuyordu. Bu durumda mesele bana tamamen açıklanamaz görünmeye başladı. Çünkü arşitravın alışılmış şekilde tek bir büyük blok hâlinde yapılması yerine, ortada birbirine geçmeli küçük taşların kullanılması ne yapının sağlamlığını artırıyor ne de güzelliğine katkı sağlıyor gibi görünüyordu.

Kapıların kendileri ise, Kudüs’teki mezarlarda, Umm Qais‘te ve Hauran bölgesindeki yapılarda görülen büyük taş kapılarla aynı şekilde monte edilmiş görünmektedir. Bunlar çift kanatlı veya katlanır kapılardı. Kapı kanatlarının döndüğü millere ait üst yuvalar hâlâ arşitravın alt kısmında görülebilmektedir. İç sürgülerin yerleştirildiği kare biçimli yuvalar da aşağıdaki yan duvarlarda hâlen seçilebilmektedir.

Üzerinde haçın işlendiği güney kapısının yakınında, Akka’nın merhum paşası Djezzar [Cezzar Paşa] tarafından yaptırılmış yeni bir çeşme bulunmaktadır. Bu çeşme, mermer levhalar üzerine işlenmiş Arapça kitabelerle süslenmiştir.

Bunun hemen yanında, surların dışındaki dik yamaçlardan aşağı inen küçük bir derenin üzerinden geçen iki eski köprü de yer almaktadır. Bunlar aslında Roma döneminde inşa edilmiş yapılardır.

Bu köprülerden ilki dört kemerlidir. Kemerlerin iç kısımları bugün büyük ölçüde, Tyre [Sur] kentindeki eski su kemerlerinde görülenlere benzer biçimde, stalaktit [sarkıt] görünümündeki iri taşlaşmış su birikintileriyle dolmuştur. Köprü daha sonraki dönemlerde onarım görmüş olup günümüzde hâlâ normal bir yol olarak kullanılmaktadır.

Diğer köprü ise daha iyi korunmuş durumdadır ve daha eksiksiz görünmektedir. Bununla birlikte her iki yapının da Roma mimarisine ait olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Yukarıdaki kulelerden bakıldığında şehrin ve vadinin görünümü son derece pitoresk [resim gibi güzel] ve etkileyicidir.

Eski surların içerisinde kalan kuzey kesim bugün büyük bir bahçelik orman görünümündedir. Bu alan başlıca zeytin, dut ve incir ağaçlarıyla kaplıdır. Nehrin kıvrılarak uzanan kıyıları boyunca ise uzun ve ince kavaklar görülmektedir. Ancak bir zamanlar burada büyük ün kazanmış olan Daphnis [Dafne-Daphne] korulukları artık bunların arasında seçilememektedir.

Tepenin tam zirvesinde, üst sur hattının yaklaşık merkezinde bulunduğu söylenen harap bir kale vardır; ancak bulunduğumuz noktadan görülememektedir.

Şehrin kuzeydoğu tarafında ise Halep’e açılan kapı yer almaktadır. Bu kapı burada bütün halk tarafından Bab Boulous ya da Aziz Pavlus Kapısı (St. Paul Kapısı) olarak adlandırılmaktadır.

Bu adın muhtemelen Hristiyanlığın en erken dönemlerinde verilmiş olması mümkündür. Çünkü Aziz Pavlus’un Asi Nehri’nde vaftiz edildiğine ve Antakya’da sık sık vaaz verdiğine inanılmaktadır. Ayrıca İsa’nın öğrencileri ve takipçileri, bugün bilindikleri şekliyle “Hristiyanlar” adını ilk kez burada almışlardır.

Akşamımızı, yabancıları görmek için toplanmış çok sayıda dostunun eşlik ettiği Abd-el-Messiah’ın evinde geçirdik. Burada da, daha önce Doğulu Hristiyanların toplantılarında defalarca gördüğüm gibi, misafirlere hoş geldiniz demenin bir göstergesi olarak rakı cömertçe ikram edilmekteydi.[16]

 

12 Mayıs 1816, Pazar

Antakya’dan Halep’e bir muhafız refakati olmaksızın seyahat edebileceğimiz düşünüldüğünden, yalnız başımıza yola çıkmak üzere hazırlık yaptık. Bu ülkede sık sık meydana gelen olağanüstü değişim ve dönüşümlerin çarpıcı bir kanıtı olarak şu husus belirtilebilir ki, yaklaşık dört yıl öncesine kadar Antakya ile Halep arasındaki yol, bütün Suriye’nin en tehlikeli yollarından biriydi.

        Kürt ve Türkmen aşiretleri bu yoldan geçenlerden haraç alıyor ya da karşılarına çıkan herkesi yağmalıyordu; öyle ki, oldukça kalabalık ve güçlü kervanlar, bu tehlikeden kaçınmak için güneye doğru dolaşarak Lazkiye yoluna girerlerdi. Bu yüzden normalde doğrudan gidilebilecek bir yolculuk, beş, hatta çoğu zaman altı gün sürerken, bugün aynı kervanlar bu doğrudan yolu üç günde kat edebilmektedir. Yolun bugün sahip olduğu bu güvenlik ve huzur ortamının nedeni, görünüşe göre, yolu tehlikeli hâle getiren kabilelerin yaşam tarzlarını değiştirmiş olmalarından ziyade, daha doğudaki bölgelere çekilmiş olmalarıdır. Bu nedenle mevcut güvenliğin, onların yokluğu sürdüğü müddetçe devam etmesi muhtemel görünmektedir.

Ev sahibimizin evinden sabah saat dokuz sularında ayrıldık ve kasabanın içinden kuzeydoğu yönünde ilerledik. Yaklaşık yarım saat boyunca, her iki yanı bahçelerle çevrili bir yoldan yürüdük. Burası, eskiden şehrin içinden kuzeydoğudan güneybatıya doğru doğrusal biçimde geçen ana cadde olmalıydı. Yolun sonlarına doğru, özgün taş döşemesinin bir bölümü hâlâ yerinde durmaktadır.

Bununla birlikte, bu yol üzerinde ilerlerken sol tarafımızda, muhtemelen bir furlong [yaklaşık 200 metre] kadar uzaklıkta, nehir kıyısındaki şehir surları bulunuyordu. Kuleler artık yoğun dikenlikler ve yabani çalılıklarla kaplanmıştı; çoğu zaman onları örten sık ağaçlıklar arasından ancak yer yer seçilebiliyorlardı.

Sağ tarafımızda ise, daha önce tasvir edilen yüksek tepenin kayalık yamaçlarında ve surlara aşağı yukarı eşit bir uzaklıkta, çok sayıda mezar mağarası bulunuyordu. Bundan, Nekropolün [mezarlık] burada, surların çevrelediği genel alanın içinde olmakla birlikte, şehrin asıl yerleşim sınırlarının dışında bulunduğu anlaşılmaktadır. Çünkü tepenin dik yükselişinin başladığı etek kısmı, doğal olarak şehrin bu yöndeki sınırını teşkil ediyordu.

Büyük surun daha yukarılara kadar uzatılmış olmasının görünen tek amacı, tepenin zirvesini de surların içine almak ve buranın bir düşman tarafından ele geçirilmesini önlemekti. Zira bu tepe, aşağıdaki şehre bütünüyle hâkim bir konumdaydı ve istilacı bir kuvvet tarafından ele geçirildiği takdirde, bu durum kaçınılmaz olarak şehrin tamamen fethedilmesine ya da yıkımına yol açabilirdi.

Hristiyanların ibadet için toplandıkları yer de işte bu mağaraların en büyüklerinden biridir. Bu büyük caddenin kuzeydoğu ucunda hâlâ görülebilen eski taş yolun devamı bizi Aziz Pavlus Kapısı’na (St. Paul Kapısı) ulaştırdı; şehirden çıkarken bu kapıdan geçtik.

Surlar, kuleler, kapının kendisi ve içeride görülebilen diğer yapı kalıntılarının bazıları bana bütünüyle Roma dönemine ait görünmüştü. Ancak burası muhtemelen eski şehrin başlıca giriş kapısından ziyade askerî amaçlı bir savunma hattının parçası olarak değerlendirildiğinden, bütün yapı sade, sağlam ve mimari süslemelerden yoksundu.

Burada da kapının arşitravında, daha önce gördüğümüz aynı tuhaf özellik yeniden karşımıza çıktı: iki büyük taşın arasına yerleştirilmiş daha küçük taşların kırlangıç kuyruğu biçiminde birbirine geçirilmesi. Bu ayrıntının burada da tekrarlanmış olması, eğer daha sonraki bir dönemde Hristiyanlar ya da Müslümanlar tarafından yapılmış bir ekleme değilse, gerçekten de yapının ilk inşasıyla çağdaş ve özgün bir unsur olabileceğini düşündürmektedir.

Bu taş işleme tarzı, Hristiyanlardan çok Müslüman mimarisine benzemektedir; çünkü taşların bu şekilde birbirine geçirilerek yerleştirilmesi, onların hem özel hem de kamu yapılarında sıkça görülen bir uygulamadır. Bununla birlikte, böyle bir yöntemin kullanılmasının amacı ilk bakışta açık değildir.

Buna rağmen yapının geri kalan bütün özellikleri bana o kadar eksiksiz bir biçimde Roma üslubunu hatırlatıyordu ki, bu taş işçiliği ayrıntısının sık sık tekrarlanması bile surların ve kulelerin, kendilerinden sonra gelen Müslümanlardan da Haçlılardan da daha eski olduğuna dair ilk kanaatimi sarsmaya yetmedi.

        Aziz Pavlus Kapısı’ndan ayrıldıktan sonra, Antakya yakınlarında Cebel-i Akraʼ silsilesinin daha sarp sona erişen kısmından aşağıya doğru giderek alçalan tepelerin eteklerini takip ederek yolumuza devam ettik.

Bu tepelerde çok sayıda küçük kaynak bulunuyordu; bunlardan çıkan sular aşağıdaki vadiye doğru akıyordu. Bazı kaynaklar ise, dindar kişilerin abdest alabilmeleri veya susamış yolcuların su içebilmeleri için yol kenarına yapılmış çeşmelerden akacak şekilde düzenlenmişti.

Saat on buçuk civarında, açık renkli ve verimsiz bir toprağa sahip bir ovaya girdik. Bu topraklarda başlıca uzun boylu yabani otlar yetişiyor ve bölgenin genelinde tarım ancak sınırlı ölçüde yapılıyordu.

Buradan baktığımızda, önümüzde uzakta kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanan bir tepe silsilesi açıldı. Bu sıra dağlar, yönleri bakımından kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanıyor olmakla birlikte, neredeyse doğuya doğru ilerleyen yolumuzu dik açıyla kesiyormuş gibi görünüyordu.

Öğleye doğru, daha önce güney tarafımızda bıraktığımız Asi Nehri’ne ulaştık. Nehir, burası ile şehir arasında kuzeye ve kuzeybatıya doğru geniş bir yay çizdiğinden, yol boyunca güneyimizde kalmıştı.

Nehri, dört kemerli bir köprü üzerinden geçtik. Köprünün güney tarafında birkaç yoksul ev bulunuyordu. Bu evlerde yaşayan aileler, yolculara ekmek, süt ve benzeri mütevazı yiyecek ve içecekler sağlayarak geçimlerini sürdürüyorlardı.

Köprünün her iki ucunda birer kapı vardı. Özellikle kuzey tarafındaki kapı savunma amacıyla yapılmış görünüyordu; çünkü duvarlarında mazgal delikleri bulunmaktaydı. Bu nedenle geçmişte askerî bir karakol veya savunma noktası olarak kullanılmış olması mümkündür. Nehir burada yaklaşık 100 fit [30,48 metre] genişliğindeydi ve akıntısı saatte yaklaşık iki buçuk mil [4,02336 km] hızla ilerliyordu.

Köprünün aşağı tarafında, suyun bir kısmı içi boş, kafes biçiminde yapılmış ahşap bir düzenekten geçiriliyordu. Bunun muhtemel amacı, akıntının sürükleyip getirdiği balıkları burada yakalamaktı.[17]

Köprüyü geçtikten sonra, nehir kıyısı boyunca yaklaşık güneydoğu yönünde ilerlemeye devam ettik. Nehir, donuk sarımsı beyaz bir renge sahipti ve su seviyesi, kıyılarının en yüksek kenarından yalnızca sekiz ya da on fit [2,4384 metre ya da 3,04800 metre] aşağıda bulunuyordu. Nehir kıyıları da her zamanki gibi, bir tarafta dik bir yar, diğer tarafta ise eğimli bir yamaç şeklindeydi. Bunlar, nehrin kıvrılarak ilerleyen yatağında akıntının gücüne ve oluşturduğu girdaplara bağlı olarak dönüşümlü biçimde yer değiştiriyordu.

Suyun yüzeyini yalayarak uçan kırlangıçların yanı sıra, Fransızların “syrens”, Arapların ise çıkardığı sesten dolayı “war-war” adını verdikleri son derece güzel kuşlardan da büyük sürüler gördük.

Aynı sırada, şimdiye kadar gördüğüm en büyük pelikanlardan biri sessizce akıntıyla aşağı doğru süzülüyordu. Onu ilk kez uzaktan fark ettiğimde, beyaz gövdesi şişmiş bir koyun ya da başka bir ölü hayvanın leşine benziyordu; geniş boğaz kesesi ve gagası ise sanki bu leş üzerinde beslenen büyük bir yırtıcı kuşu andırıyordu.

Kuş, hiç ürkmeden neredeyse tam karşımıza kadar geldi. Ancak el çırparak onu uçmaya zorladığımızda, kanatlarını açtı ve iki kanat ucu arasındaki açıklığın en az dokuz fit [2,7432 metre] kadar olduğu görüldü. Bu, şimdiye kadar gördüğüm en etkileyici kuşlardan biriydi.

Bu köprüyü geçtikten yarım saat sonra, E.S.E. [doğu-güneydoğu] yönüne saptık; nehri sağ tarafımızda bırakarak, bu doğrultuda yaklaşık iki saat boyunca yol almaya devam ettik.

Geçtiğimiz bölge, açık renkli toprağa sahip geniş bir ova olup büyük ölçüde sık ve uzun otlarla kaplıydı. Burada, büyüklük bakımından ördeğe benzeyen ancak bacakları daha uzun olan beyaz kuşlardan büyük sürüler gördük. Bu kuşlar, Nil Nehri’nin kıyılarında ve adalarında çok bol bulunurlar. Ayrıca birkaç leyleğe de rastladık.

Atlarımız burada, iri yeşil başlı at sinekleri tarafından büyük ölçüde rahatsız ediliyordu. Bu sinekler hayvanların omuzlarına, boyunlarına ve sağrılarına konuyor, ısırıklarıyla deriyi delerek kan çekiyorlardı. Açtıkları yaralardan sızan çok sayıdaki küçük kan akıntısı birleşerek atların tüylerini pıhtılaşmış kanla birbirine yapıştırıyordu.

Ovanın sonuna ulaştığımızda bu sinekler ortadan kayboldu; ancak onların yerini, açılan yaralardan akan kanla beslenmek üzere üşüşen çok daha kalabalık bir adi sinek sürüsü aldı. Bu nedenle yolculuğumuz son derece rahatsız edici bir hâle geldi.

Burada, tepenin eteğinde bulunan berrak ve serin bir kaynaktan su içtik. Ardından, iyi işlenmiş ve koyu kırmızı renkli bir toprağa sahip bir yamaçtan yukarı çıktık.

Bu yükseltiyi aştıktan sonra, aynı nitelikteki topraklarla kaplı başka bir ovaya ulaştık. Ovanın bazı bölümleri zengin yonca tarlalarıyla, bazı bölümleri tahıl ekinleriyle kaplıydı; diğer bazı yerlerde ise ikinci ürün için sürüm yapılmakta olduğu görülüyordu.

Bu ovanın sağ tarafındaki sınırını oluşturan tepe silsilesinin eteğinde, ağaçlar arasında gizlenmiş küçük bir köy gördük. Gün batımından önce ulaşabileceğimiz başka bir yerleşim yeri bilmediğimiz için bilgi almak amacıyla bu köye yöneldik.

Köye ulaşmakta güçlük çektik; çünkü aradaki yolun bir kısmı, atların geçmesini engelleyecek kadar sık ve uzun devedikenleriyle kaplıydı. Ayrıca kıvrılarak akan küçük bir dere de önümüze defalarca engel çıkarıyordu.

Sonunda vardığımızda, buranın bir zamanlar daha önemli bir yerleşmenin kalıntıları olduğunu gördük. Köyün adı, burada hâlâ harabeleri bulunan bir kaleden dolayı Khallet-el-Hhearim [Kalat Harim] olarak anılıyordu.

[1] WİLLİAMS, David M. (2000).  sf: 111.

[2] Autobiography of James Silk Buckingham, sf: 95.

[3] http://www.drewry.net/TreeMill/indiI425.html erişim 24.06.2026

[4] BANKER, Russel, (1886), sf: 202.

[5] BUCKİNGHAM, James Silk (1825), The Arab Tribes Eaast Of Syria And Palastine, London.

[6] Metinde […] içinde yazılanlar bana ait. (…) içindekiler yazarın açıklamalarıdır.

[7] Lazkiye’nin (Laodicea) ötesindeki bölgeye Syria Antiochena (Antakya Suriyesi) adı verilirdi. Deniz kıyısında, aynı adı taşıyan burnun üzerinde, Seleucia ya da diğer adıyla Pieria adlı özgün bir şehir bulunuyordu. İç kesimlerde ise içinden Orontes (Asi) Nehri geçen, Epidaphne lakabıyla da anılan soylu ve özgür Antakya şehri yer alıyordu. — Plinius, Doğa Tarihi (Naturalis Historia), V. kitap, 21. bölüm.

Orontes Nehri’nin, kendisine karışan kolların sularını kendi suyundan ayrı tuttuğu ve bu suları denize kadar ayrı damarlar hâlinde taşıdığı rivayet edilirdi. — Plinius, Doğa Tarihi, II. kitap, 103. bölüm.

“Orontes Nehri, Kasios (Casius) Dağı’nın eteklerini yıkadıktan sonra Parthenia Denizi’ne dökülür.”Ammianus Marcellinus, XV. kitap, 8. bölüm. Aynı yazarın XXII. kitap, 16. bölümünde bu “Parthenia Denizi” ayrıca “İssos Denizi (Mer Issiaque)” olarak da adlandırılmaktadır.

 

[8] “Seleukeia şehrinin üzerinde, Mısır’daki Pelusium yakınlarında bulunan aynı adlı dağ gibi, Casius adı verilen başka bir dağ vardır. Bu dağ öylesine yüksektir ki, bir kişi karanlık gecede, dördüncü nöbetin sonlarına doğru zirvesinde bulunursa güneşin doğuşunu görebilir. Böylece yüzünü ve bedenini çok az çevirmekle aynı anda hem geceyi hem de gündüzü görebilir. Olağan yol üzerinden zirveye çıkmak isteyen bir kişi yaklaşık on dokuz millik bir yol kat etmek zorundadır; ancak doğrudan dik olarak tırmanırsa bu mesafe yalnızca dört mildir. Bu ülkenin sınırlarında, kaynağını Libanus ile Anti-Libanus arasında, Heliopolis yakınlarından alan Orontes Nehri akmaktadır.” — Yaşlı Plinius, Naturalis Historia, Kitap V, Bölüm 22.

“Suriye’deki Casius Dağı’nın zirvesinde İmparator Julianus tarafından Jüpiter’e sunulan kurban törenini anlatan başka bir tarihçi ise şöyle der: ‘Yuvarlak biçimli ve dış hatları düzgün olan bu dağ ormanlarla kaplıdır ve öylesine yüksek bir noktaya ulaşır ki, gecenin dördüncü nöbetinden önce doğan güneşin ilk ışınları zirvesinden görülebilir.’” — Ammianus Marcellinus, Kitap XXII, Bölüm 14.

“Bunlar, eski yazarların abartılı ve aşırı mübalağalı tasvirlerine yalnızca birer örnek olarak aktarılmıştır. Eğer yaklaşık 5.000 fit yüksekliğindeki bir yerden görülen manzara hakkında onların gerçek izlenimleri bunlarsa, deniz seviyesinden 25.000 fit yükseğe yükselen Himalayalar hakkında ne söylerlerdi?”

 

[9] Buckingham burada Asi nehrinin yerel adını kullanmaktadır. Ahssy: “ ‘Asi ” ,   “ Ơsi ”

[10] Yerel adıyla yazılan yerlerde -“Ahssy”- Asi olarak çevirdim, yazar bazı yerlerde Ahssy bazı yerlerde de “Orantes” adını kullanıyor. Orantes yazılan yerlerde aynı şekilde yazdım.

[11] Metinde “Antāky” olarak yazılmıştır.

[12] Fenike’den ayrı bir bölge olarak Suriye’yi tasvir ederken ve buranın hem önemine hem de güzelliğine değinirken tarihçi şöyle der:

“Suriye güzel bir ovaya açılır ve bu ova boyunca uzanır; burada ünlü Antakya şehri öne çıkar. Gerek kendi içinde barındırdığı zenginlikler, gerekse her yandan kendisine akan servet bakımından onunla rekabet edebilecek hiçbir şehir yoktur. Aynı şekilde kuruluşlarından beri gelişip serpilmekte olan Laodikeia, Apameia ve Seleukeia da dikkat çeker.”

Ammianus Marcellinus, Kitap XIV, Bölüm 8.

Tudelalı Benjamin ise Antakya’yı şu şekilde tasvir eder:

“Antakya, Lübnan’dan doğup Hamath (Hama) ülkesinden geçerek akan Pir Nehri üzerindeki Jabok (Câbok) Vadisi’nde kurulmuştur.”

Ayrıca onun döneminde Antakya’nın, Müslüman olmayan (Hristiyan) devletlerin elinde bulunan en sağlam tahkim edilmiş şehir olduğu kabul edilmekteydi.

 

[[13]İki şeyi birbirine tuturmaya, bir nesneyi bir yere sabitlemeye yarayan çivi, zaman içerisinde metalinden, biçiminden ve işlevinden dolayı kemden kötüden koruyan bir amulete ya da şans getirdiğine inanılan bir talismana, dolayısıyla da maddesel olmayan soyut kavramlar için de iş görür bir nesneye dönüşmüştür. Böylelikle çivi artk kemden, kötüden, hastalıktan, kötü ruhlar ve felaket, kaza gibi olumsuzluklardan koruyan ve ayrıca iyilikleri, mutluluğu sabitleyen, şans getiren bir objedir. Bilinen en eski çivi çakma kaydı Roma dünyasındadır. Titus Livius’dan öğrendiğimize  göre (Liv. VII.3) Roma’da eylülün 13. günü “Clavus Annalis” adı verilen bir çivi kentin en önemli tapınağı olan Jupiter Capitolin’in kapısının sağ kanadına, en kıdemli magistra tarafndan halkı salgınlardan, felaketlerden, toplumsal kargaşadan koruması, kemi, kötüyü ve büyüyü defetmesi ümidiyle çakılırdı. LENGER, (2022), sf: 74.]

[14] Yazar burada “fanaticism” demektedir.

[15] Metinde “being dove-tailed into each other” olarak geçmektedir. Türkçeye uygun cümle “kırlangıç kuyruğu geçme” olarak çevirdim.

[16] Antakya ile İlgili Çeşitli Yazarlardan Alınmış Notlar

Önceki okumalarım sırasında, fırsat buldukça Antakya hakkında çeşitli yazarlardan yaptığım aşağıdaki alıntılar, belki burada uygun bir şekilde yer alabilir; zira bunlar, tasvir edilen halkın eski tarihi ve karakterine dair bazı ilgi çekici noktaları aydınlatmaktadır.

“Suriye’de Kral Aleksandros, tembelliği ve ruhunun bayağılığı sebebiyle böylesine yüksek bir mevkiye layık olmadığından, Antakya’nın yönetimini Hieraks ile Diodotos’a bıraktı.”

Diodoros Sikeliotes‘ten Parçalar, Kitap XXVI, Bölüm 95.

Bu kişi, M.Ö. 140 civarında yaşamış olan ve Antiochos Epiphanes’in sahte oğlu olarak ortaya çıkan Aleksandros Balas idi.

Bkz. Josephus, XIII. Kitap, Bölüm 8; ayrıca Livius, XL. Kitap.

“Suriye Kralı Aleksandros, Demetrios’un oğlu olan ve büyük burnu sebebiyle Gryphus adı verilen rakibi tarafından savaşta yenilgiye uğratıldıktan sonra Antakya’ya kaçtı. Burada parasız kalınca, Jüpiter Tapınağı’ndaki tamamen saf altından yapılmış Zafer heykellerinin indirilmesini emretti. Bu kutsala saygısızlık hareketiyle alay ederek şöyle dedi:

‘Zafer bana Jüpiter tarafından ödünç verilmişti.’

Çok geçmeden, dövme altından yapılmış ve son derece ağır olan Jüpiter’in kendi heykelinin de kaldırılmasını emretti. Ancak bu kutsal eşyalara el koyma girişimi sırasında suçüstü yakalandı ve toplanan halkın baskısıyla kaçmak zorunda kaldı. Ardından onu büyük bir fırtına takip etti. Kendi adamları tarafından terk edilmiş bir halde haydutların eline düştü; onlar da onu Gryphus’a teslim ettiler ve Gryphus onu öldürttü.”

— Justinus, Kitap XXXIX.

“Julien, bu şehrin halkına karşı, onları asi ve kışkırtıcı kişiler olarak gördüğü için öfkeliydi. Bu nedenle ‘Antiochien’ ya da ‘Misopogon’ (yani ‘Sakala Düşman’) adını verdiği hiciv niteliğinde bir eser kaleme aldı. Bu eserde şehrin kusurlarını sıralar ve hatta ona sahip olmadığı birçok kusur da yükler.

Bu eser, Julien’i sayısız alaya maruz bıraktı. Ancak o, öfkesini gizlemek zorunda kaldığından, içten içe daha da büyük bir hiddete kapıldı.

Halk onunla eğleniyor ve ona ‘Cercops’ diyordu: geniş omuzlu, keçi sakallı, ayrıca Homeros’un boylarını aşırı derecede övdüğü Otos ile Ephialtes’in kardeşiymiş gibi son derece yavaş yürüyen küçük bir adam.

Cercoplar, Sicilya yakınındaki bir adada yaşayan bir halktı. Öylesine kötü huylu kişilerdi ki, Jüpiter onları maymuna dönüştürmüştü.”

— Ovidius, Metamorfozlar, XIV. Kitap.

— Ammianus Marcellinus, XXII. Kitap, Bölüm 14.

“Suriye Krallığı artık iyice zayıflamıştı ve kraliyet soyunun hayatta kalan tek temsilcisi Demetrios olduğundan, kendisini her türlü tehlikeden uzak sanıyordu. Bu nedenle, halkın sevgisini kazanmak için yumuşak ve nazik davranmaya özen gösteren önceki kralların tutumunu tamamen terk etti. Fakat her geçen gün daha çekilmez biri hâline geldi ve sonunda açık bir zalimliğe ve her türlü barbarlığa yöneldi. Bunun sebebi yalnızca kendi bozuk karakteri değildi; aynı zamanda krallığın bütün işlerini yöneten dostlarından biriydi. Çünkü bu adam kötü huylu ve düşüncesiz bir kişiydi ve gençleri dalkavukluğu sayesinde her türlü kötülüğe teşvik ediyordu. Öncelikle, savaş sırasında kendisine karşı taraf tutmuş olanların hepsini alışılmadık derecede ağır cezalarla öldürttü. Daha sonra Antakyalılar, her zamanki gibi onunla alay edip onu küçümsemeye başlayınca, onlara karşı paralı askerlerden oluşan bir birlik topladı ve halkın silahsızlandırılmasını emretti.

Antakyalılar silahlarını teslim etmeyi reddedince, ele geçirebildiklerinden bazılarını öldürdü; diğerlerini ise kendi evlerinde, eşleri ve çocuklarıyla birlikte katlettirdi. Bunun üzerine şehirde büyük bir ayaklanma çıktı. O da kentin büyük kısmını yakıp yıktı. İsyanın önderleri olmakla suçlanan birçok kişi idam edildi; mallarına el konuldu ve kralın hazinesine aktarıldı.”

Diodoros Sikeliotes‘ten Parçalar, Kitap XXVI, Bölüm 96.

Ayrıca bkz. Josephus, XIII. Kitap, Bölüm 3 ve I. Makabiler, Bölüm XI.

Silvestre de Sacy’nin, Mirkhond’un Farsça eserinden çevirdiği Sasaniler Tarihi‘nde, Seleukeia ile Ktesifon‘un kalıntıları üzerine kurulmuş El-Medân [Meydan? ya da Medain] şehrinde ikamet eden İran hükümdarlarından Nuşirevan hakkında şu anlatı yer almaktadır. Yazar, onun Cezire (Mezopotamya) bölgesindeki fetihlerini anlattıktan sonra şöyle der: “Aynı şekilde Suriye’nin şehirlerinden olan Kenhasserin ile Halep’i de fethetti. Daha sonra Suriye’nin en güzel şehri olan Antakya’nın yakınına geldiğinde, şehirden o kadar etkilendi ki onun bir resminin çizilmesini emretti. Ardından Medâin’in yakınlarında, hiçbir farklılık olmaksızın, tamamen ona benzeyen bir şehrin inşa edilmesini buyurdu. Bu yeni şehre Roumia adı verildi. Şehir tamamlandığında Nuşirevan, Antakya’nın bütün sakinlerinin yeni şehre taşınmasını emretti.

İki şehrin sokakları ve meydanları birbirine o kadar kusursuz biçimde benziyordu ki, Antakyalılardan biri Roumia’ya girdiğinde farkında olmadan doğruca kendi evine gidiyordu. Rivayete göre iki şehir arasında yalnızca tek bir fark vardı. Eski şehirde oturduğu evin avlusunda bir ağacı bulunan bir çamaşırcı, yeni şehirde aynı ağacı bulamadı. Bu olay, bilinen en şaşırtıcı hikâyelerden biridir.”

Silvestre de Sacy, Mémoires sur les Antiquités de la Perse (İran Eski Eserleri Üzerine İncelemeler), Paris, 1793, s. 366.

 

[17] Ovidius, Metamorfozlar adlı eserinin II. kitabında, Asi Nehri’nden (Orontes) o dönemde bilinen en büyük nehirlerden biri olarak söz eder.

  Kaynaklar

        Autobiography of James Silk Buckingham; Including His Voyages, Travels, Adventures, Speculations, Successes And Failures, Vol.1, Longman, London 1855, sf: 95.

        BANKER, Russel, (1886), “James Silk Buckhingham”, Dictionary of National Biography, Vol. VII, London.

        BUCKİNGHAM, James Silk (1825), The Arab Tribes Eaast Of Syria And Palastine, London, sf: 538-355.

        LENGER, Dinçer Savaş. (2022), “Toplumsal ve Kültürel Anlamda Çivinin Amulet Talisman Olarak Kullanımı”, Antropoloji ve Kültürel Bakış, Sayı 1, ss.72-94.

        WİLLİAMS, David M. (2000). James Silk Buckingham: sailor, explorer and maritime reformer, in, Merchants and Mariners; selected maritime writings of David M. Williams (First ed.). St Johns, Newfoundland: International Maritime History Association.

        http://www.drewry.net/TreeMill/indiI425.html erişim 24.06.2026

27 Haziran 2026

İlgili Terimler :

Instagram'da Bizi Takip Edebilirsiniz...

Bizimle ilgili tüm haber ve gelişmelerden haberdar olmak için Instagram’da takip edebilirsiniz.
@antakyatarihi.com.tr

İLETİŞİM: 0538 955 2706

MAİL bilgi@antakyatarihi.com.tr

ADRES: Antakya - Hatay