Fransızlara Göre Arap Aleviler Albay Nieger’in Arap Aleviler’le İlgili Paris’teki Konferansı (Çeviri ve Değerlendirme)
Ufuk Şafak
(Bu yazı EHLEN dergisinin, Eylül 2025 Sayı: 8-9 sf: 17-24’te yayınlanmıştır)
Fransız Albay Nieger’in tam adı Marie Joseph Émile Nieger’dir. Doğumu 23 Mayıs 1874, ölümü 9 Şubat 1951’dir. 1893’te gönüllü olarak askere yazıldıktan sonra 1895’te astsubaylığa terfi etti. Afrika’da birçok görevde bulundu. Birinci Dünya Savaşı’nda 94. Piyade Alayı Komutanlığına getirildi. Çanakkale savaşlarına yarbay olarak katıldı. Savaştan sonra, 1919 yılında, Levant’ın batı bölgesi baş idarecisi oldu. Alevi bölgesinin sivil ve askeri komutanlığı, ardından Levant’ın 8. Tugayı’nın komutanlığı görevlerini yürüttü. 1925’te Fas’a gitti. 1931’e kadar bölge komutanı olarak görev yaptı. 1931 yılı sonunda Fransa’ya dönerek çeşitli askeri görevlerde bulundu.
Nieger, 1. Dünya savaşının bitmesiyle beraber Suriye-Lübnan Manda Komutanı General Gouraud’ın isteğiyle 20 Eylül 1920’de Alevi Bölgesi Siyasi ve Askeri yöneticiliğine atandı. 20 Eylül 1921’e kadar yani tam 1 yıl bu görevi yürüttü. Görevi sırasında Alevi köylerini dolaştı, Alevi liderleriyle görüşmeler yaptı, bölgeyle ilgili bilgiler topladı. 2 Aralık 1921 tarihinde Paris Coğrafya Derneğinde “Aleviler ve İsmaililer” başlığıyla bir sunum yaptı. Sunumu Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivinde 399PAAP183 dosya numarasıyla matbu hale getirildi.
Nieger Coğrafyayla çok ilgiliydi. Afrika’da görevi sırasında bölgenin ayrıntılı haritasını bizzat çizmiştir. Alevi Bölgesi yöneticiliği sırasında da bölgenin ayrıntılı bir haritasını çıkararak Alevi aşiretlerinin dağılımını göstermiştir. Nieger aynı zamanda Fransa Coğrafya derneğinin bir üyesiydi.
Fransa (Lyon) Coğrafya Derneği (Société Géographie de Lyon) 1873’te Lyon’da kuruldu. Uzun yıllar boyunca dersler ve yayınlar aracılığıyla coğrafya alanında dikkate değer bir bilgi birikimi yaratmıştır. Dernek, misyonerlik faaliyetleri, keşifler, sömürgeleştirme ve dış ticarete dair anlatılarla, halkın egzotik hayranlığına hitap etmekteydi. Aynı zamanda Fransız imparatorluğunun zirveye ulaştığı dönemde şehrin tüccarları ve sanayicileri için potansiyel bilgiler üretmiştir.[1]
1913 yılında Nieger yüzbaşıyken aynı dernekte Afrika coğrafyasıyla ilgili sunumuna bir deve bakıcısının yerel kıyafetleriyle çıkmış, dinleyicilere büyük bir şov yapmıştı.[2] Anlaşılan o ki 1921 yılındaki Alevilerle ilgili sunumunda yerel kıyafetler giymemiş ancak dinleyicileri etkilemek için abartılı hikayeler uydurmuştur.
Nieger, işgal edilen bölgelerdeki halkları yönetilmeye muhtaç olarak gören 20. Yüzyıl klasik Fransız sömürgeci anlayışını benimseyen bir askerdir. Alevileri tanıtırken onların mağduriyetlerini ifade eder, ancak bu mağduriyeti yaratan zihniyetten hiç de farklı olmayan yorumlar yapar. Alevilerin Osmanlı yönetimi altında ikinci sınıf vatandaş olarak yaşadıklarını söyledikten hemen sonra “Suriye’de Aleviler kolayca vahşi olarak tasvir ediliyor. Sosyal ve ahlaki olarak kıyıdaki Müslüman ve Hıristiyanlardan çok aşağı oldukları kesinlikle doğru.” diyerek yüzyıllardır Alevileri aşağılayan zihniyetlerin arasına Fransızları da eklemiş oluyor.
Nieger’in sunumu, Fransızların sömürgelerinde yaşayan topluluklara hangi gözle baktıklarını anlamak açısından önemlidir. Bir diğer husus, yüzyıllardır bölgenin egemenleri tarafından horlanan Alevilerin yeni bir güç olarak bölgeye gelen Fransızlar tarafından farklı değerlendirilip değerlendirilmeyeceğidir. Alevi tarihinin bir kesitinde var olan Fransa, Aleviler için ne düşünüyordu? Bir Hıristiyan güç olarak, Aleviler için, Osmanlı ve Emevi zihniyetinden farklı bir yol izleyecek miydi? Nieger’in ifade ettiği gibi “sefalet içinde yaşayan Aleviler”in, bu sefilliği kendi doğalarından mı kaynaklanıyordu? Yoksa yaşadıkları katliamların sonucunda hayatta kalma içgüdüsüyle sığındıkları dağlarda “sefilce” yaşamaya mı mahkum edilmişlerdi?
Nieger’in sunumunun Fransızca çevirisini yaparken özellikle bazı cümleler için çok hassas davrandım. Fransızların Alevileri nasıl değerlendirdiğini anlamak için bu önemliydi. Yanlış anlamalar mahal vermeden, tam olarak Nieger’in ne demek istediğini bilmemiz gerekiyor. Danıştığım Fransızca uzmanı dostlarımdan da bazı cümleleri teyit ettim.
Sunum Alevilerle ilgili değerlendirmeler dışında, dönemin siyasi havasına da ışık tutuyor. Şeyh Salih isyanı ve Ankara’nın Alevi isyanına desteği ile ilgili şaşırtıcı bilgiler içeriyor.
Suriye’de Aleviler[3]
Albay Nieger
Mayıs 1920’de, Beyrut’ta San Remo Konferansı’nın kararlarını öğrendik. Fransa Suriye’deki mandayı kabul etmişti ve artık ülkenin idari örgütlenmesini düşünebilirdik.
Levant’taki Fransız yönetimi, işgalin ilk döneminde (Kasım 1918-Mayıs 1919), uluslararası hukuka saygılı davranarak, eski hükümet adına idari yönetimi olduğu gibi sürdürdü. Osmanlı hükümetiyle hiçbir zaman ortak bir davaya sahip olmadıklarını söyleyen Suriyeliler aynı yönetimin devam etmesine karşı çıktılar. İç örgütlenme girişimlerinde ciddi zorluklarla karşılaşacaktık.
Müttefik Devletler arasında ve Türkiye ile hiçbir antlaşma imzalanmamıştı. Bölgede sorunlar çözülmemiş, Suriye bu durumun sonuçlarına katlanmak zorunda kalmıştı. Kısacası, savaş hali tüm sonuçlarıyla devam ediyordu.
Eylül 1920’de Suriye’nin idari örgütlenmesinin ilk aşamasıyla sonuçlanacak olan çalışmalar bu ortam altında yürütüldü. Fransa Cumhuriyeti Yüksek Komiseri General Gouraud tarafından bir dizi kararname çıkarıldı. Kararnamelerle özerk idari bölgeler oluşturuluyor ve anayasaları tanımlanıyordu.
SURİYE’DEKİ ÖRGÜTLENME
Kararnameler, Suriye’nin farklı bölgelerinde yaşayan toplulukların nüfus yapılarına göre bir statü yaratmaya çalıştı. Gerçekten de, Suriye ulusunun baskın özelliği, anlaşılması zor bir özellik olan homojenliğin eksikliğidir. Bunun bir örneğinin başka hiçbir yerde bulunmadığına inanıyorum. Suriye’de çeşitli fetihçi ırkların kurduğu medeniyetler üst üste şekillendi. Osmanlı hükümeti burada, tebaasının iç bölünmelerini vurgulamaktan zevk aldığı bir siyasi yönetim uyguladı. Fransız ve Amerikan kurumlarının belli azınlıklara sağladığı son derece gelişmiş eğitimle siyasi, dini ve entelektüel bölünmeler ortaya çıktı. Bütün bunlar ademimerkeziyetçi bir idareyi gerekli kıldı. Doğu meseleleri hakkında bilgi sahibi olan bazı Fransızlar bile, coğrafi bir varlık olan Suriye’yi çoğunlukla dört bölgeye ayırır: Lübnan-Beyrut-Şam-Halep. Suriye nüfusu, yüzyıllardır dini idealleri adına savaşan Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında bölünmüş olarak düşünülür. Bu tamamen yanlıştır. Aşırı basitleştirilmiş bu anlayış önemli hatalara yol açar.
Suriye’nin üç büyük şehrinde sadece 800.000 kişi yaşıyor, bu da Suriye’nin toplam nüfusunun yaklaşık dörtte biri. Suriye’de, birbirinden farklı en az altı grup var ve büyüklüklerine bağlı olarak, siyasi üstünlük için birbiriyle mücadele durumundalar. Bu gruplar; Müslümanlar, Hıristiyanlar, Aleviler, Dürziler, İsrailliler ve İsmaililer’dir. Bunlar bugüne kadar siyasi olarak bütün ve bölünmez bir Suriye için tek bir adım bile atmadılar. Genel çıkar adına kadim ayrıcalıklarından birine dokunmaya kalktığınızda uzlaşmaz oluyorlar.
Dini grupların her biri, yüzyıllardır derin çıkar ve ritüel farklılıkları nedeniyle bir dizi mezhebe bölünmüştür. Mezheplerin isimlendirilmesi, ilgili durumları, bu konuşmanın kapsamının ötesindedir. Sadece Hıristiyan gruplarını listeleyeceğim: Latin, Maruni, Protestan, Katolik, Yunan Katolik veya Birleşik Katolik, Yunan Ortodoks, Süryani. Bunlar dindaşlarının karmaşık çıkarlarını şiddetle savunan kendi toplum konseylerine sahipler.
Manda topraklarında ırk ve milliyet sorunları hâlâ yaşanmaktadır. Yukarda saydıklarımın arasına giren Ermeniler, Protestan veya Ortodoks olabilen Asuri-Keldaniler de vardır. Suriyelilerin siyasi kombinasyonlarının karmaşıklığının, Suriye siyasetinin gizemleriyle yeni tanışmış yetkililer için mükemmel bir okul olacağını sık sık duyuyorum.
Suriye’deki ırkların veya dinlerin temsilcileri, kendilerini bölgeye, ülkeye göre gruplandırma ihtiyacı hissetmediler. Önemli, hatta çok önemli çekirdek gruplar da var. Bütün inançların aşırıya kaçan ayırımcı ruhu sürdürerek yan yana yaşaması pek olası görünmüyor.
Mezhep düzeninde aşırıya kaçan bölünme -Doğu’da mezhepçiliğin aynı zamanda siyaset anlamına geldiğini söylemeliyim- entelektüel çevrelerde de görülmektedir. Bir asırdan daha kısa bir süre önce bazı Fransız dini cemaatler tarafından Doğu’da üstlenilen takdire şayan eğitim ve yardım çalışmalarını biliyorsunuz. Savaştan birkaç yıl önce bir Fransız laik misyonu bu çalışmalara katıldı. Bir Amerikan misyonu da bu çalışmaları çok daha önce yapıyordu. Fransa’nın yorulmadan, azim ve özveriyle sürdürdüğü bu çalışma, Batı Asya’nın her yanına yayıldı. Sayısız hastane ve eğitim kurumundan sonra, bir üniversite, ardından diplomaları Fransa’daki resmi kurumlarımızla aynı seviyede olan bir fakülte kuruldu. Fransa, kendisine gelen herkesi ırk veya mezhep ayırımı yapmadan kucakladı. Onlara Batı tarzı bir eğitim verdi.
Fransa, bir asırdan kısa bir sürede, parlak temsilcileri dünyanın dört bir yanına yayılmış entelektüel bir elit oluşturdu. Birçoğunuz onların zekasına, ve bilgi genişliklerine hayran olma fırsatı buldunuz. Ülkemizin onlar için yaptıklarından dolayı minnettarlar. Fransa’nın büyük hayranları olarak, Suriye’de bizi yıllarca beklediler.
Kat ettikleri yoldan gurur duyan, geride bıraktıkları yurttaşlarını düşünmeden ilerleyen bu aydın elit, en modern fikirlerimizi bile müthiş bir hızla özümsemiştir. Tek bir kaygıları vardır: Modernizmin kendi ülkelerinde uygulanmasını görmek. Tüm faaliyetlerine rağmen Fransız eğitim kurumları, resmi Osmanlı kurumlarının yetersizliğini veya yokluğunu telafi edemedi. Genel olarak, hayran olduğumuz eğitim, büyük şehirlere yayılmış küçük bir azınlığa yönelikti. Bu azınlığın dışında, eski hükümet tarafından vesayet altında tutulan ve cahil bırakılan üç milyonluk Suriye nüfusunun tamamı var. Bu nüfusun içinde yüz binlerce okuma yazma bilmeyen insan bulunmakta. Sosyal eğitimleri bizi şaşırtan, beklenmedik bir hızla başarılar elde etti. Bu kişilere ulaşmak ve eğitmek normal şartlarda üç asırlık bir evrim gerektirecekti.
Üç Suriye devleti Lübnan, Şam ve Halep iyi bilinmektedir. Dördüncü bölge olan Alevi Toprakları, Fransa’da genellikle bilinmemektedir. Alevi bölgesi ülkelerini nispeten az tanıyan Suriyelileri bile şaşırtmakta. Dağlık bölgelerde yaşayan Aleviler, ülkede her zaman ikinci sınıf vatandaş olmuşlardır. Osmanlı hükümetinin dışladığı Aleviler, hayali nüfus sayımlarıyla Müslüman bloğuna dahil edilmiş, birçok nedenden dolayı sesleri duyulmamıştır.
Aleviler konsoloslarımızın ve Doğu işlerinde uzmanlaşmış birkaç gezginin dikkatini çekmişlerdir. Nousairi[4] kelimesinin bozulmuş hali olan Ansaries olarak bilinirler ve genellikle bu isimle anılırlardı. Fransız yetkililerle temas kurdukları sırada, Alevilerin siyasi liderlerinden oluşan bir heyet, Nusayri isminin resmi dizinden acilen kaldırılmasını talep etti. Nusayri tabirinin kendilerine atfedilen aşağılayıcı bir anlam ifade ettiğini düşünüyorlardı. Belki de siyasi bir amaç güden bazı Suriyeliler, Nousairi kelimesinde Hristiyan anlamına gelen Nassara’nın küçültülmüş halini görmek istediler. Ancak her şeyden önce Nousairi, Alevilerin sahip olduğu çok kötü şöhret ve onlara atfedilen putperest gelenekler nedeniyle haydut, barbar ile eşanlamlı hale gelmişti. Bence onların eylemleri, nefret edilen bir geçmişle bağlarını koparma, hatta onlar için bir damga haline gelen ismi bile silme arzusuydu.
Neden Alevi tabirini kullanmak istiyorlar? Bu onların sırrı. Alevilerle çalıştığım iki yıl boyunca tatmin edici bir açıklama alamadım. Aralarındaki anlaşma şüphesiz dini nedenlerle sağlandı. Alevi dini hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz.
Alevilerin gizli dinlerini öğrenmek batılıları şaşırtabilir. Temsilcilerinden bazılarının dünyayı dolaştığını, Avrupa’yı, iki Amerika’yı ziyaret ettiğini ve hatta bazen orada oldukça uzun süreler geçirdiğini öğrenmek bizi daha da şaşırtıyor. Suriye ulusuna dahil olan ve kıyı boyunca geniş bir bölgeyi işgal eden Aleviler, bizim bilmediğimiz bir dini sistem kurmuşlardır. Dini sistemleri sosyal yaşamlarının temelidir.
Aleviliğin tıpkı Hıristiyanlık ve İslam gibi, Tanrısı, peygamberleri, kutsal yerleri ve kutsal kitapları vardır. Çok yakın bir zamanda bana Alevilerin Kuranı-İncili olan Mecmua’nın bir kopyası verildi.
Birkaç on yıl önce, Alevi kıyısında mütevazı bir yardım örgütü sürdüren Amerikalılar, hastaneye yatırdıkları kişiler arasından seçtikleri bir çocuğu Beyrut’taki üniversitelerine gönderdiler. Tıp doktoru olduktan sonra Bakoura adlı bir kitap yazdı ve bu kitaptaki doktrini yaydı. Arapça yazılmış ve sınırlı sayıda kopyası basılmış olan bu eserin yazarına karşı tehdit kampanyası başlatıldı. Aleviler neredeyse tüm kopyaları fahiş fiyatlara satın aldılar. Yazar Amerika’ya sığınmak zorunda kaldı. İhanetinin unutulduğuna inanarak mı? yoksa memleketine dönme ihtiyacı ceza korkusundan daha mı ağır basıyordu bilinmez, birkaç yıl sonra Alevi bölgesinin güney kesimindeki küçük bir liman olan Tarsus’a geldi. Tam da geldiği gün, dindaşları tarafından yakalandı ve sorguya çekilmeden suikasta uğradı.
Bilindiği kadarıyla, Alevi dini Hicret’ten bir veya iki yüzyıl önce doğmuştur. Zor bir başlangıcı oldu, ancak birçok durumda ülkenin yöneticilerini rahatsız edecek ve endişelendirecek noktaya geldi.
Daha önce de söylediğim gibi, Alevi topraklarında bu topluluğa ait 300.000 kişi var. Suriye’nin çeşitli yelerin de de Alevi nüfusu bulunmaktadır. Kuzeydeki Antakya bölgesinde, Sünni Müslümanlar ve Arap Türkmenlerle [5]karışık 70.000 veya 80.000 Alevi bulunmaktadır. Alevilerin söylediğine göre, Kilikya’da, Humus ve Hama’nın doğusunda, Halep, Urfa ve Mardin’in güneyinde çok fazla Alevi nüfusu bulunuyor. İleride Alevi nüfusuyla ilgili hazırlanacak olan bir envanterin, yeni sürprizler ortaya çıkarması şaşırtıcı olmayacaktır.
Dinleri, paganizm, Hristiyanlık ve İslam’ın bir karışımı gibi görünüyor. Bu konuda toplanan bilgiler tutarlı. Kişiliğini gökyüzünde konumlandırdıkları bir tanrıya taptıkları iddia ediliyor. Bu bilgiler doğru olsun ya da olmasın, grubu en az üç mezhebi bulunuyor. Her bir mezhebin amblemi ya da adı olarak güneş, ay ve rüzgar kullanılır.
Bazı festivalleri Saturnalia‘ya [Satürn Bayramı] oldukça benzer. Tanık olduğum sembolik dansları, paganizmle açıkça bağlantılı olduklarına şüphe bırakmamaktadır. Benzer danslara Sudan’da da şahit olmuştum.
Suriye’nin siyasi geleceği için bilinmesi gereken önemli şey, Alevilerin dinlerine çok bağlı olmalarıdır. Onları Hıristiyanlaştırma ve özellikle de kitlesel olarak İslamlaştırma çabaları sonuçsuz kalmıştır.
Onlar için “kıyafetlerini değiştirebilirsin, ama inançları hep bedenlerindedir” derler. Alevilerin Ari olduğu sıklıkla söylenir ve gerçek şu ki dağlarda insanların büyük çoğunluğu mavi gözlü ve sarı saçlıdır. Bu toplulukların atalarımızla neredeyse iki yüzyıl boyunca sürekli temas halinde yaşadıkları da doğrudur.
Fransız işgalinden önceki hükümetin bütün icraatlarına rağmen Aleviler toplumsal işleyişlerini mükemmel bir uyum içinde uyguluyorlardı. İşleyişleri manevi güç ve dünyevi güçten oluşmaktadır. Dini lider, kabile şefine bütün yetkisiyle yardım ediyordu, o da karşılığında yoldaşının bütün isteklerini, ihtiyaçlarını karşılıyordu.
Feodal sistem, toplumsal örgütlenmelerinin temelidir. Toplumun ihtiyaçları sayısız kabile örgütlenmesiyle giderilmektedir. Her aile mutlaka, birbirine rakip dört büyük kabileden birine bağlıdır. Prensip olarak aileler kabilelerine karşı itaatkâr ve sadıktırlar. Zamanla, coğrafi veya politik nedenlerle, mutlak güce sahip bir tür baron olan şefler tarafından yönetilen, önemli sayıda alt kabile oluşmuştur. Baronlar kabilenin işlerini yönetirler, diğer kabilelerle ittifaklar kurarlar, adaleti sağlarlar ve tebaaları ile hükümet arasında aracı olarak hizmet ederler.
Kısacası, Touareglere[6] benzer uygar olmayan geleneklere sahip bir örgütlenmeyle karşı karşıyayız. Kıyıda yaşayan çok daha uygar azınlıklar, dağdaki Alevilerin gelişmeleri üzerinde çok az etkiye sahip olmuştur. Ancak, dağlar ve kıyı arasında düşük seviyede de olsa bazı ilişkiler vardır. Bu ilişkiler dağ sakinlerinin yaşamları için gereklidir. Sayıları yirmi civarında olan bazı şefler, düzenli olarak pazarlara gidip gelmektedir. Kabile ileri gelenleri ve önemli din adamları da dahil olmak üzere, sakinlerin büyük çoğunluğu, hayatlarında hiçbir zaman bölgenin başkenti olan ve en uzak dağ köylerinden 60 kilometreden daha az bir mesafede bulunan küçük Lazkiye kasabasını ziyaret etmemiştir.Aleviler kaynaklardan yoksun olmadıkları ve zengin bir coğrafyada yaşadıkları halde, kıyıdan 25 kilometre içeride, zirveleri 2 bin metreyi bulan ve ulaşılması çok zor olan bir dağ silsilesinde, sefil[7] bir hayat yaşıyorlar. Dağların yamaçlarına tutunan köylerde yaşıyorlar. Kuru taşlarla bezenmiş gecekondu mahallelerinde, çok az istisna dışında; erkeklerin, kadınların, çocukların ve hayvanların bir odaya tıkıştırıldığı penceresiz evlerde barınıyorlar. Ailenin reisi tartışmasız efendidir ve mutlak otoriteye sahiptir.
Alevi gençler 20 yaşlarda dinin gizemine erişir ve pek az çalışırlar. Savaşır, karısı bu savaşta onu cesaretlendirir, ona yiyecek sağlar ve eğer gerekliyse, yağmalamada ona yardım eder. Erkek saban sürer ve ticaret yapar, ancak başka herhangi bir iş kadına düşer.
Hasat zamanı tarlalarda yirmi veya otuz kadından oluşan bir grup görmüştük. Kırbaçla silahlanmış bir adamın dikkatli bakışları altında çalışan kadınları görmek bizi oldukça şaşırtmıştı. Kadınlar önemsizdir, tamamen dinin dışında yaşarlar ve erkekler bunu görmezden gelirler. Kutsal kitap [Alevilerin kutsal kitabından bahsediliyor], bir Alevi’nin aynı anda, aynı çatı altında yaşayan dört eşe sahip olmasına izin verir. Bir ömür boyunca dokuz eşe izin verecek kadar ileri gidebilir.
Çok eşlilik şehirli Müslümanlar arasında azdır. Aleviler arasında bu gelenek oldukça yaygındır. Bir ailenin zenginliği eş ve çocuk sayısına bağlıdır. Ellili yaşlarındaki Bölge İdari Konsey üyesine, neden yeni bir eş aldığını sorduğumda, şöyle cevap verdi: “Otuz dokuz çocuğum var, sayılarını artırmak istiyorum, hepsi yetişkin olduğunda, ailem tek başına küçük bir kabile oluşturacak”. Zinaya çok nadir rastlanılır ve sert cezaları vardır.
Aleviler her zaman Türk politikasını kontrolleri altında tutmuşlardır. Bazı valiler, diplomatik yollarla dağların eteklerine ulaşabilmiş olsalar da, kıyı ile Asi Nehri arasındaki sırt ve çevredeki yüksek dağlar her zaman dokunulmaz kalmıştır. Yaklaşık otuz yıl önce Alevi sorunu ciddi bir kriz içindeydi. Sahil kentleri tehdit altındaydı ve aralarındaki iletişim kesilmişti. Sultan Abdülhamid buna bir son vermek istiyordu. Sarayda alt düzey bir pozisyonda bulunan maiyetindeki bir memura yöneldi. Enerjik ama eğitimsiz, cahil ve her şeyden önce vicdansız olan Zeki Bey, Lazkiye valisi olarak atandı. Yönetimini, Alevileri Müslüman olduklarına ikna etmeye çalışarak başlattı. Dağlarda büyük miktarlarda tüketilen, ulusal içki olan rakı olmak üzere, alkol tüketimini yasaklayan bir kararname yayınladı. Lazkiye’de gözlemlenen ilk ihlal bir Alevi’nin hayatına mal oldu. Bunun bir şaka olduğu düşünüldü, ardından iki idam daha gerçekleşti ve Aleviler dağılıp saklandıkları yere, dağa geri döndüler.
Zeki Bey onları oraya kadar takip edemedi. Kararnamesini geri çekti ve yüksek dağların eteğindeki önemli bir köye gitmek için pazarlık yaptı. Bu pazarlıklarda iyi huylu görünüyordu. Tebaasının her gece sabaha kadar devam eden içki sofralarına katıldı. Yavaş yavaş Alevilerin güvenini kazandı. Şölenlerin ortasında birini, sonra bir diğerini alıkoyuyor içiyorlar, sarhoşluk dağılır dağılmaz onları evlerine gönderiyordu. Sonunda tüm önde gelen liderlerin katılacağı bir şölen düzenlenmesini sağladı. Rakı serbestçe akıyordu ve şafaktan önce herkes sarhoş olmuştu. Vali beş altı adamı tarafından korunuyordu. Türk kuvvetlerinin büyük kısmı ise şafak vakti Alevi liderleri kuşattı. Tek sıra halinde, boyunlarında iplerle, Lazkiye’ye götürüldüler. Lazkiye’ye doğru yola çıktıklarında, Alevilerin ateş etmesi durumunda bütün liderlerin kurşuna dizileceği uyarısı yapıldı.
Zeki Bey Lazkiye’ye muzaffer bir şekilde döndü. Sorun çözüldü ve valinin zaferi bir inşaat telaşına yol açtı. Emrettiği bağışlarla bölgenin her yerine hızla camiler ve Müslüman okulları inşa edildi. Aleviler zora boyun eğmişti. Aleviler kıyafetlerini değiştirmişlerdi.
Altı yıl geçti. Zeki Bey, temiz bir vicdanla Konstantinopolis’e döndü. Geri döndürülemez sanılan bir coğrafyayı huzura kavuşturmuş ve yüz binlerce kâfiri İslam’a kazandırmıştı. Zaman geçti, tutsaklar yavaş yavaş serbest bırakıldı, camiler ve okullar terk edildi… sonra da yakıldı. Bir kez daha kaderlerinin efendisi olan Aleviler, kıyıdaki işlerinin gerektirdiği temaslar dışında İslam merkezleriyle temas kurmadılar.
Kıyafet değişti ama inanç bedende kaldı.
Bölge üzerindeki Osmanlı otoritesi tamamen isimsel kaldı. Aleviler bir parya[8] gibi muamele gördü. Ülkenin siyasi hayatından uzak tutuldular. Sabırla topraklarını beklediler, birkaç kaçışa veya ihanete rağmen sağlam durdular.
Baedekeri[9] veya savaş öncesi herhangi bir rehber kitabını açın bu bölgenin durumunu şöyle anlatacaktır: “Lazkiye’den Ceble ve Banyas’a seyahat etmek için yanınıza bir refakatçi alın, çünkü bölge Nusayri haydutlarıyla dolu”. Söz konusu yol, kıyıyı takip eden ve küçük sahil kasabalarını birbirine bağlayan yoldur.
Fransızların Alevilerle ilk temasın savaş sonrasında subaylar tarafından sağlandığı sanılır. Durum böyle değil. Monografiler nadir de olsa Alevilerin Fransa ile ilişkilerini yazar. Çok yakın bir zamanda, savaş sırasında, Alevi liderlerinden bazıları Ruad [Arvad] adasını işgal eden denizcilerimize paha biçilmez hizmetlerde bulundu. Biraz daha eskiye gidersek, Bay Maurice Barrès’in[10] bölgenin güney kısmına yaptığı yolculuğu görürüz. Barrés buralarda unutulmamıştır ve uzak bir köyde, o günkü mütevazı ev sahibine bıraktığı haritayı bulmak şaşırtıcı değildir.
Dönemin Fransız gezginlerinin onlarla daha önemli temasları olduğunu tahmin ediyorum. Birkaç ay önce, hükümet ofislerine akan sayısız dilekçe arasında, sadakatinden şüphelenilmeyen yüksek mevkili bir Alevi liderin verdiği dilekçeyi buldum. Bay de Torcy ile tanıştığını iddia ettiğini okuduğumda yaşadığım şaşkınlığı hayal edin. Yaklaşık otuz yıl önce Konstantinopolis’teki askeri ataşe General de Torcy’nin Suriye sorunuyla aktif olarak ilgilendiğini bilmiyordum. Suriye’ye oldukça hareketli iki seyahat yapmıştı. Birçok kez bölgede Torcy’nin eski arkadaşlarıyla tanışma zevkine eriştim. Farklı bir zamanda olsalar da, atalarımızın bu bölgede bıraktığı ölümsüz anıları görmezden gelemem. Alevi topraklarında arkeolojik envanteri henüz tamamlanmamış olan yirmi müstahkem kale tespit ettik. Bazıları hala mükemmel bir şekilde korunmuş durumda. Ülkemizde hayran olduğumuz en iyi örneklerle karşılaştırılabilirler.
Suriye’de Aleviler kolayca vahşi olarak tasvir ediliyor.[11] Sosyal ve ahlaki olarak kıyıdaki Müslüman ve Hıristiyanlardan çok aşağı[12] oldukları kesinlikle doğru. Bunu biliyoruz, ancak birkaç yüz bin kişiyi temsil ediyorlar ve bunu hatırlamak önemli.
Toplum tarafından dışlanmış, batılı güçlerin himaye ettiği Hıristiyanlarla, Osmanlı yönetiminin himaye ettiği Müslümanlar gibi bir desteğe sahip olmadıklarından, yüzyıllarca zora boyun eğmek zorunda kaldılar. Bugün, diğer inançların temsilcileriyle aynı seviyeye [aynı kefeye] gelmek için Fransa Hükümetinden yardım istiyorlar.
1919 ve diğer harekâtların amacını göz ardı etmeden, Suriyelilerin yaklaşımlarına tepki göstereceğini bilmelerine rağmen, cesaretle Fransız himayesini talep etmektedirler. Ancak bu hareketin anlamını bilmek önemlidir. Aleviler etkili bir koruma istiyor. Çocuklarının dini ön yargılara maruz kalmadan diğerleri gibi aynı okullara kabul edilmek istiyorlar. Suriye halkına mutlak bağımsızlık fikrini aşılamaya yönelik propagandalar karşısında, efendilerin [yönetenlerin] değişmesiyle eski duruma dönmekten korkuyorlar. Fransa’nın koruması altında, kamusal yaşamın her alanına, eşit bir şekilde katılmayı, Suriye’de seslerinin duyulmasını istiyorlar.
Sorunun çözümü zor. Ancak Suriye’deki diğer birçok önemli grup için de zor değil mi: Dağ Dürzileri ve Havranlılar, yerleşik veya göçebe Bedeviler, Türkmenler ve Fırat Vadisi’nin yerleşik Arapları, Alevilerle aynı sosyal seviyede değil mi? Aynı kaygıları taşımıyorlar mı? Son olarak, Suriye nüfusunun dörtte üçünü temsil etmiyorlar mı?
Alevi topraklarında, Fransa’da bilinmeyen ilginç bir grubu daha yaşamaktadır: İsmaililer. Hindistan’da, Bombay’da dini liderleri vardır. Suriye’de sayıları 35.000’i bulan bu grup, ikisi Aleviler arasında olan üç gruba ayrılmıştır.
Bu çok eski dinin takipçilerinin Hindistan’da çok sayıda olduğu söylenir. Dogmaları bizim için bilinmemektedir, ancak ayinlerinin Alevi dininden daha fazla paganizm izleri taşıdığını biliyoruz. Çok eski çağlardan kalma törenleri vardır.
Alevi dağlarının kalbinde yaşayan, Haçlıların ülkeyi terk ederken kendilerine miras bıraktığı çok sayıda kalenin sahibi olan İsmaililer, komşularına karşı vicdansız bir nefret besliyorlar.
Bölgenin İdari Yapısı
İlkel bir nüfusa sahip olan, daha önce sözünü ettiğimiz doğrudan yönetimi bilmeyen, kendilerini kendi başlarına yönetmek isteyen bir çoğunluk ile çalışmak oldukça zor. Kışkırtılma olasılığı yüksek olan bu grupla, Osmanlı’nın modası geçmiş yöntemleriyle değil, Fransızların yaratacağı yeni bir modelle çalışmak gerekiyordu. Sorun, kararlara mümkün olduğunca saygı gösterilerek ve daha geri kalmış nüfusların meşru isteklerini tatmin ederek çözüldü. Fransız olan bölge yöneticisi, Yüksek Komiserin atadığı memurlarla beraber yürütme yetkisine sahip. Bölge temsilcisinin yanında yerel bir İdari Konsey de bulunmaktadır.
Konsey üyelerinin sayısı, bölgedeki inanç gruplarının sayısına göre orantılandırılmıştır. Bu konsey bir danışma meclisidir. Bölge yöneticisi başkanlığında toplanır. Bütçe dahil tüm genel konuları inceler. Yasal olarak bağlayıcı kararlar alamasa da Yüksek Komisere isteklerini bildirir.
Her bir alt bölgenin başında, yerel konsey tarafından desteklenen bir Suriyeli yetkili bulunur. Fransız olan bir danışman da bu yetkiliye yardımcı olur. Onay hakkı danışmanındır. Herhangi bir konuda anlaşmazlık olursa konu Bölge Yöneticisine gider.
Bölge idari konseylerinde Aleviler çoğunluktadır. İdari bölgelerde bir tür vali veya kaymakam olan Mutasarrıf bulunur ve genellikle Alevidir. O halde, düne kadar Suriyeliler tarafından dışlanmış, 300 bin Alevinin, hükümete bağlılıklarını bildirdikten, taleplerinin dikkate alınarak isteklerinin yerine getirildiğini gördükten sonra, Fransa kamuoyunu tedirgin edecek kadar ciddi bir isyan başlatmasını nasıl açıklayabiliriz?
Alevi İsyanının Nedeni
Beyrut’ta ücretsiz bir Müslüman okulu var. Buradaki öğrenciler eğitimlerini tamamladıktan sonra Fransız Fakültelerine gidebiliyor. Okulun Müdürü sadık bir Arap milliyetçisi olan Şeyh Abbas’tır. Derslere birkaç Fransız öğretmen de girmekteydi. Savaş kurumu tamamen mahvetti.
Osmanlı hükümeti, burayı, kendisine karşı mücadele etmek zorunda olduğu isyancıların üreme alanı olarak görüyordu ve her türlü tedbiri aldığına inanıyordu. Müttefik birliklerin işgalinden bir yıl sonra, yerel ileri gelenlerin desteğiyle kapılarını yeniden açtı. 1920’de 100 öğrencisi vardı; Bugün 200’e ulaşmış durumda.
Okulunu resmi olarak ziyaret ettiğim Şeyh Abbas, beni öğrencileri ve mezunları arasında ağırladı. Beyrut’un Müslüman elitleri de oradaydı. Bana savaştan önce öğrenci topluluğunun 400’ü aştığını, bunların tüm Arap bölgelerinden geldiğini anlattı: Fas, Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Suriye, Arabistan ve Mezopotamya. Belki yirmi yıllık bu okulun varlığı, başlı başına Suriye sorununun öneminin anahtarını sağlayan somut bir tezahürdür.
Suriye’deki Manda Gücü, Arap bölgelerine yayılan İslam etkisinin merkezindedir. Eğer bu konuda herhangi bir şüphemiz varsa, sadece birkaç ay geriye dönüp Suriye’deki siyasi huzursuzluk döneminin Kuzey Afrika’daki yankılarını hatırlamamız yeterlidir.
En önemli engel Türkiye sorunudur.[13] Arap milliyetçilerinin amacı; Türkiye’yi bölgede mahvederek, tehlikesiz bir şekilde, Hilafetin ve İslam’ın gücünü, Mekke’ye ve yönetimini Sultan Hüseyin ve ailesinin ellerine vermek. Suriye’yi, Arap ülkelerine hitap eden sloganların merkezi haline getirmek. En nihayetinde Suriye’yi Fransızlardan koparmak. Ve şimdi. Tam da Fransa’nın Halifeliğin Konstantinopolis’te kalmasının yolunu açan Ankara Anlaşması’nı imzaladığı bir zamanda Yunan saldırısı başarısız oldu ve müzakerelerden söz ediliyor.
Bu gelişmeler, özellikle Aleviler arasında, Suriye genelinde yankı uyandıran olaylardır. İnanın bana, tamamen yapay ve bazılarının insanları inandırmaya çalıştığı gibi, Suriye’de bildirilen hoşnutsuzluk etkisiz bir yönetimin sonucu değildir. Hoşnutsuzluğun temeli, önce Faysal’ın doğrudan eylemi ve daha sonra Ankara ajanlarının eylemleri nedeniyle oluşan siyasi istikrarsızlıktır.
Uzun bir hikaye, ancak sizi temin ederim ki çok öğretici. Ne kadar karmaşık olursa olsun, birkaç gerçeği aktarmak ve sizinle bazı belgeleri paylaşmak istiyorum. 1919’dan itibaren Faysal, başka yerlerde olduğu gibi, Aleviler arasında elçilerini bulunduruyordu, 1920’de halkı isyana zorladı. Paris’ten döndükten sonra, Fransız Hükümeti ile yeni bir anlaşmaya varmıştı. Gecikmeden askerlerini Aleviler arasına gönderdi. Faysal bayrağını dalgalandırdılar ve Fransa’ya karşı savaş açtılar.
Faysal Mezopotamya’yı krallığına katmakla uğraşırken, Aleviler dağlarındaki bir Fransız birliğini kuşatmıştı. Faysal tam bu esnada Şeyh Salih’e hitaben bir mektup yazmıştır.
12 Haziran 1921’de yazılan Mektup:
“Şerefli ve gayretli vatansever Şeyh Salih Alevi’ye.[14]
Selamlar.
Mektubunuzu aldım ve içeriğini not ettim. Mekke’den Medine’ye doğru yola çıktım, talep ettiğiniz her şey var. Ayrıca Medine Valisi Şerif Şahad’a derhal Maan’a gitmesini ve oradan kabile reislerinin aracılığıyla derhal size katılmasını emrettim. Mezopotamya’ya doğru yola çıktık, oradan sizinle haberleşmeye ve operasyonları koordine etmeye devam edeceğiz. Transjordan [Ürdün] ile haberleşmeyi kesmeyin, çünkü Londra’da Suriye’deki özlemlerimizden vazgeçmemem gerektiği resmen söylendi.
Bu nedenle, kabilelerle olan operasyonlarımız tamamlanana ve onların birleşmeleri yoluyla düşmanı Suriye’den uzaklaştırılıncaya kadar savunmada ısrar etmenizi rica ediyorum.
İhtiyacınız olan her şeyi bize bildirin. Sizin tarafınızdaki herkese selamlar.
Faysal bin-Hüseyin”.
Basın tarafından daha önce de yayımlanan bu mektup, Faysal’ın isyanın merkezinden 900 kilometre uzaktaki Bağdat yerine Şam’da olduğu sırada yazılmış. Şerif’in müdahalelerine ışık tutması için bu mektup yeterlidir. Mektup ayrıca komşumuz olan Ürdün’ün yeni kralı olan ve Fransa dostu olarak gösterilen kardeşi Emir Abdullah’ın zihniyetine de ışık tutmaktadır.
Aralık 1920’de, kayıplarımıza yol açan bir muharebenin ertesi günü bir Fransız gazetesi, Kemalist birliklerin Suriye’nin içlerine kadar girdiğini ve Lazkiye’nin 50 kilometre güneydoğusunda birliklerimizle çatıştıklarını duyurdu.
Kemalist birlikler Suriye’ye hiç girmedi, ancak elçileri ve hatta bazı subayları Alevi dağlarına yayıldılar. 1920’de orada isyanı vaaz ettiler. Hatta oradaki nüfusun asla görmediği düzenli Türk birliklerinin yakın zamanda geleceğini söylediler. Bu iddiayı destekleyen çok sayıda belge var.
1920 ve 1921’de Ankara ile Şeyh Salih arasında sürekli bir haberleşme ağı kuruldu. Elimizde Genel Karargah [Ankara] tarafından hazırlanmış Suriye’nin toprak örgütlenmesi için bir plan var. Komutayı tanımlıyor, direktifler yazılıyor, isyancılara tüm yararlı ayrıntıları sağlıyor.
Ankara’nın maddi yardımı önemliydi. Para, silah ve mühimmat gönderiyorlardı. Faysalcılar Suriyelilere tüfek sağlasa da, halktan ele geçirebildiklerimizin çoğu Anadolu’dan gelmişti. Rakamlar vermek ilginç ve anlamlı. Alevi dağ halkından 15.000[15] tüfek aldık, hem de mükemmel olanlarından. Çoğunluğu 1917-1918 model Türk Mavzerleri.
Sayın Başkan, Bayanlar ve Baylar,
Aleviler hakkındaki bu konferansta, birçok farklı konuya değindim. Bunu yapmak zorundaydım. Çünkü Suriye, varlığının çeşitli bileşenlerinin yaşamlarını koşullandırdığı coğrafi ve tarihi bir varlıktır. Çünkü doğudaki dış etkiler, başka yerlerden çok daha fazla, şiddetli ve doğrudan tepkilere neden olur.
Fransa’ya döndüğümden beri bana sıkça sorulan bir soru:
Alevilerin, Suriyelilerin bize karşı hisleri neler?
Bütün Suriyeliler, her zaman Fransa’nın dostu olmuşlardır. Doğu’daki siyasi kaprislerin onlar için iniş çıkışlara neden olmasına rağmen, her zaman da öyle olacaklardır. Çünkü biz onları, sadakat, cömertlik ve özveriyle himaye ediyor, daha iyi bir toplumsal döneme doğru götürmeye çalışıyoruz. Bu çaba, büyük bir Fransız’ın, bir askerin ve bir azizin, Peder Charles de Foucauld’un ve aynı zamanda dostu General Laperrine’in formülüydü. Uzak bölgelerde Fransız idealinin nasıl hayranlık uyandıracağını bilerek hareket ettiler. Peder de Foucauld’un ölümünden birkaç ay önce Bay René Bazin’e hitaben bir mektup yazdı. Mektupta tüm dostlarına ve yoldaşlarına miras bıraktığı cümle: “hizmet ettiğimiz kişiler arasında güçlü dostluk bağları yaratın”.
Suriyeliler bu formülü biliyor, takdir ediyor ve Fransa’yı seviyorlar çünkü yalnızca Fransa’nın dostluğu, herhangi bir art niyet taşımıyor.
Nieger’in sunumunun tam metni bu şekilde. Metni ikiye bölmek mümkün. Birincisi Suriye’nin genel siyasi, sosyal durumu ve Fransa’nın buradaki sömürgeci bakış açısı. İkincisi Arap Alevilerle ilgili bilgiler ve değerlendirmeler. Metni çevirirken bazı anlatımlar 1650 yılında bölgeyi gezen Evliya Çelebinin Alevilerle ilgili yazdıklarını hatırlatıyor. Bazı bölümlerdeki anlatılarda Halep Valisi Cevdet Paşa’nın Alevilerle ilgili yazdığı ön yargıların izlerini taşıyor.
Aslında sunumunun bir yerinde “Alevilerle ilgili neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz” demektedir. Ancak önyargılı bazı değerlendirmelerini Alevilerle ilgili her şeyi biliyormuşçasına yapmaktadır. Nieger Alevilere karşı önceden üretilmiş hayal ürünü olan bilgileri kullanmakla birlikte, karşılaştığı tekil olayları bütün Alevilerle ilgili genel bir bilgi olarak bizlere sunuyor. Örneğin çok eşliliğin Müslümanlar arasında az olduğu, Alevilerde ise yaygın olduğunu söylemektedir! Nieger buna dayanak olarak da Bölge İdare Konsey üyesi bir Alevi’yi gösteriyor. Oysa durum tam tersidir. Alevilerde çok eşliliğe nadir rastlandığı bilinmektedir. Çok eşlilik diğer Müslüman mezheplerinde sık rastlanan bir durumdur.
Sunumun ilerleyen bölümünde de kutsal kitabın (Alevilerin kutsal kitabını kast ederek) aynı anda, aynı çatı altında yaşayan dört eşe sahip olmasına izin verdiğini bir ömür boyunca dokuz eşe izin verecek kadar ileri gidebildiğini söylemekte. Alevilerin evlenmeyle ilgili kayıtlı hiçbir dini metinleri yoktur. Kesin olan Alevilerde çok eşliliğin diğer İslam mezheplerine göre daha az görüldüğüdür.
Nieger’in en büyük yanılgısı ya da yanlış bilgisi Aleviliğin ayrı bir din olduğu konusundadır. Aleviliğin “tıpkı Hıristiyanlık ve İslam gibi, [ayrı] Tanrısı ve peygamberleri” yoktur. Alevilerin el-Hasibi, Süleyman Farisi gibi önemli şahsiyetleri peygamber olarak ad ettiklerini düşünen Nieger Kuran’ın yerine geçecek başka bir dini kitap olduğunu farz etmekte.
Bakura adlı kitap yazan gencin öldürülmesi olayını bir roman tadında anlatmaktadır. Nieger sunumu Fransa’da yapıyor ve karşısında ilginç hikayeler bekleyen bir dinleyici kitlesi bulunuyor. Onları heyecanlandırmak için güzel bir hikaye anlatma dürtüsünden olsa gerek sırları açıklayan gencin öldürülmesi tam da heyecan verici bir hikayeye dönüşüyor. Bakura Adanalı Alevi Süleyman tarafından 1862 yılında kaleme alınmış ve uzun yıllar boyunca Alevileri karalamak için kullanılmıştır. Kitabın tam adı “el-Bâkûretü’s-Süleymâniyye fî keşfi esrâri’d-diyâneti’n-Nuṣayriyye”dir. Kitap 1920’li yıllarda yazılmamıştır. Nieger 2-3 dönemden pazıllar çıkarıp birleştiriyor ve ortaya bilgisizlikle dolu bir resim çıkıyor.
Alevileri Afrika kıtasındaki Tuareglere benzeten Nieger bunu bence tek bir nedenle yapıyor. Görevi gereği Tuareglerle zaman geçirmiş ve ona göre, iki topluluğun ortak noktası “uygar” olmamaları. Fransa emperyal düşücesinin toplumları uygar olan ve olmayan olarak ikiye ayırdığını biliyoruz. Bu iki toplulukla zaman geçiren Nieger de bu toplulukları aynı kefeye koymuştur.
Nieger’in sunumunda en dikkate değer kısmı Alevilerin zorlu yaşam koşullarıdır.
Alevilerin dağların yamaçlarına tutunan köylerde “sefil” bir hayat yaşadıkları doğrudur. “erkeklerin, kadınların, çocukların ve hayvanların bir odaya tıkıştırıldığı penceresiz evlerde” yaşayan Alevilerin tarih bilgilerine (katliamlar, sürgünler, köylerinden çıkmama cezaları vb.) hakim olmadığı için sadece sonuçları (gördüğünü) anlatmaktadır.
Alevilerin dönemin en profesyonel çiftçileri olduğu bilinmektedir. Savaş koşullarının bölgede yarattığı tahribat, tarımın durma noktasına gelmesini anlatmadan Alevi erkeklerinin çalışmadığını sadece “haydutluk” yaptığını söyleyerek egzotik bir hava yaratıyor.
Nieger daha da ileri gidiyor ve Alevi kadınların, kocaları yağmalama yaparken onlara yardım ettiğini iddia edebiliyor! Muhtemelen Tuareglerin arasında yaşarken şahit olduğu sahneleri Alevilermiş gibi anlatıyor. Bu da Tuaregler için doğal bir durumdur ki –haydutluk için değil- çöl koşullarında kadın erkek ortak hareket etmektedirler.
Fransız sömürgeciliğinin pragmatizmine en iyi örnek Nieger’in “Alevileri şehirli Hıristiyan ve Müslümanlardan sosyal ve ahlaki olarak aşağı” görüp “birkaç yüz bin kişiyi temsil ediyorlar ve bunu hatırlamak önemli” demesidir. Yani Aleviler “diğerleri”ne göre daha “aşağı”dır ama çok fazla nüfusa sahip olmaları dolayısıyla onlardan faydalanmalı.
Sunumun bazı bölümlerinde “Fransız insafına” da rastlıyoruz. “[Aleviler] Çocuklarının dini ön yargılara maruz kalmadan diğerleri gibi aynı okullara kabul edilmek [edilmesini] istiyorlar”, kamusal yaşamın her alanına, eşit bir şekilde katılmayı, Suriye’de seslerinin duyulmasını istiyorlar.
Nieger Alevilerin uzun yıllar savunmasız kaldığını ve kimsenin himayesinde yaşamadıklarını söylemektedir. Gerçekten de 1800 yıllarının başında ve 1850’li yıllarda Alevilerin yaşadığı katliamlar karşısında ne Fransa ne İngiltere kılını bile kıpırdatmamıştı. Benzer bir çatışmalı ortamın içinde Maruniler olunca (1860 Lübnan Bunalımı) Fransa ve İngiltere konuyu uluslararası bir soruna dönüştürmüştür. Özellikle Fransa Maruniler için ciddi tepkiler geliştirmiştir. Nieger “toplum tarafından dışlanmış, batılı güçlerin himaye ettiği Hıristiyanlarla, Osmanlı yönetiminin himaye ettiği Müslümanlar gibi bir desteğe sahip olmadıklarından, yüzyıllarca zora boyun eğmek zorunda kaldılar” diyerek nesnel bir değerlendirme yapmaktadır.
Lazkiye Valisi Zeki Bey’in hikayesine gelince. Lazkiye’de hiçbir zaman Zeki adında bir Osmanlı Valisi ya da kaymakamı görev almamıştır. Rakının yasaklanması da Osmanlı’da olağan bir durumdur. Bu hikayenin tamamen uydurma olduğu kesindir.
Alevilerin Fransa’ya karşı isyan hareketlerini de, Faysal’ın doğrudan eylemi ve daha sonra Ankara ajanlarının kışkırtmalarına bağlamaktadır. Nieger Şeyh Salih ya da Alevi Dağları’ndaki Fransız karşıtı hareketlerin nedenlerini “dış güçlerde” arama refleksi gösteriyor. Her hakim gücün başvurduğu ilk söylem “dış güçler”. 1. Dünya Savaşı sonunda Türk askeri elitinin hakimiyeti Suriye’de tamamen sona ermiştir. Anadolu hareketinin Suriye’de ajanlar barındırması olası görünmüyor. Faysal’ın Şeyh Salih’e gönderdiği mektup doğru olsa bile Şeyh Salih’in bölgesel ayaklanmasını Faysal’ın işi gibi göstermek doğru görünmüyor. Bölgede ele geçirilen silahların da Türk malı olması kadar olağan bir durum yok. Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar elinde tuttuğu Suriye’de başka menşeili silaha rastlamak ilginç olurdu.
Sonuç
Nieger asker kimliğinin yanında bir coğrafyacıydı. Sosyolojinin coğrafyayla iç içe olduğu yıllarda yapılan bu sunum Fransız Sömürgeci bakışını yansıtması itibariyle önemlidir. Paris Coğrafya Derneği Afrika ve Ortadoğu’da görev yapmış askerlerin sunumlarına ev sahipliği yapmış, dinleyicileri etkilemek adına hayal ürünü olan anlatılara yer vermiştir. Bazı sunumlara yerel kıyafetlerle katılan anlatıcılar olayı tamamen görsel bir şova dönüştürmüşlerdir. Arap Alevilerin hamisi olduğunu düşünen Fransa’nın Alevileri haydut, yol kesen, eşkıya olarak gördüğüne delalet Alevi bölgelerinde görev almış olan Joseph Émile Nieger’in sunumudur.
Fransa Alevi toplumuyla ilk defa karşılaşmıyordu. Misyonerleri sayesinde Alevilerle ilgili bir ön bilgiye sahipti. Suriye’deki macerasına yeni başlayan Fransa için Aleviler kendilerini yönetmek isteyen ancak yönetim becerilerine sahip olmayan bir topluluktu. Alevi Fransız ilişkileri açısından 1920’li yılların başı ilginç belgelere ve diyaloglara sahne olmuştur. Nieger’in kafası karışıktır ve “Alevi Sorunuyla” ilgili net cevaplar verememektedir.
Sunumun bazı yerlerinde nesnel bilgiler bulunmakla birlikte, Alevilerin yüzyıllardır uğradığı hakaret ve ayırımcılık bu belgede de net olarak karşımıza çıkmaktadır. Nieger ve meslektaşı diğer Fransız Askeri yetkililer ilerleyen tarihlerde Alevi toplumunu Şam merkezli Arap Milliyetçi hareketine kurban edecektir.
[1] Hugh Clout, 2009, Popularising geography in France’s second city: The rôle of the Société de Géographie de Lyon, 1873-1968, Cybergeo: European Journal of Geography.
[2] Niéger, 1913, “La Mission saharienne du Transafricain”, Bulletin de la Société de Géographie de Lyon , No 6, sf: 53-58.
[3] 2 Aralık 1921’de Paris Coğrafya Derneği’nde Albay Niger tarafından verilen konferans. Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi 399PAAP183/Nieger
[4] Belgede Nousairi bazen de Alaouites ve Ansaries tabiri kullanılmaktadır.
[5] Nieger burada “Arap Türkmenler” demektedir. Sadece “Türkmenler” demesi gerekirdi.
[6] Tuaregler; 16. yüzyıldan itibaren Sahra Çölü ve Akdeniz sahilinin bazı bölgelerinde yaşayan Berberiler’in Targa kabilesine mensup bir kolu. Geçmişte göçebe bir toplulukken günümüzde yarı-göçebe bir hayat sürmektedirler. Kimi kaynaklara göre 5000 yıllık bir geçmişe sahiptirler. Araplar onlara terk edilmiş anlamına gelen “terekeler” demektedir. Bu topluma Fransızlar Touareg, İngilizler daha ziyade Arapça’nın tesirinde kalarak Tawariq demektedir.
[7] Misérablement: Fransızcada sefilane, sefilce anlamındadır.
[8] Parya: Hindistan’da görülen kast düzenine göre, kast dışı kalan, hiçbir toplumsal sınıftan olmayan, her türlü haklardan yoksun olanlara verilen ad.
[9] 19. Yüzyılda turistler için gezi rehberi kitapları basan yayın evi.
[10] Fransız gazeteci ve politikacı. 1914 yılında Suriye ve civarını gezmiş, özellikle Masyaf Alevileriyle uzun süre geçirmiştir. Bu gezileri sırasında tasavvuf ve Alevilikten etkilenmiş, bu etki edebi yazılarına sirayet etmiştir.
[11] Burada özellikle çeviri hatası olmaması için özen gösterdim. Belgede “En Syrie on représente facilement l’Alaouite comme un sauvage” denmektedir. “Sauvage”: Vahşi, yabani, “Représente”: temsil eder, Représentent ise temsil ediyor. Buna göre “Suriye’de aleviler [kolayca] vahşi olarak görülüyor/görülmektedir” şeklinde de çevrilebilir. Albay Nieger Aleviler “vahşi olarak” görülüyor diyerek Alevilerin Suriye’de ayırımcılığa, hakarete uğradığını anlatıyor, ancak sunumunun devamında “Sosyal ve ahlaki olarak kıyıdaki Müslüman ve Hıristiyanlardan çok aşağı oldukları [Alevilerin] kesinlikle [gayet] doğru” diyerek, bu görüşe katıldığını gösteriyor.
[12] Très inférieur: çok aşağı, inférieur: aşağılık.
[13] Arap bölgesinde Türklerin bıraktığı yerlerin tümü için “Türkiye Sorunu” ya da “Türk Sorunu” tabiri kullanılmaktadır.
[14] Belgenin orijinalinde bu şekilde, bazı önemli şahsiyetlerin sonuna mezhebi-dini yazılmaktaydı. Vedi Mustafa Dürzi, Ali Bedir İsmaili…. gibi. Aynı şehir aitliği gibi “Antaki”, “Tarsusi”, “Dımaşki” gibi. Şeyh Salih’in gerçek adında “Alevi” ismi yok, aitlik bildirmek için kullanılıyor.
[15] 15.000 silah çok abartı bir rakam. Bu bilgi doğru ise bu silahlar Türk askerlerinin terk ettiği depolardan alınmış ve saklanmış olabilir. Ayrıca 15.000 silahı, 15.000 silahlı adam olarak görmemek gerekir.


