Doğu Selçuklu Devleti ve Horosan

Ufuk ŞAFAK                                                          2007

 

1119 yılında Irak’ta Mahmud b. Muhammed’in yenilgiye uğratılmasıyla Irak Selçuklu Saltanatı, Sultan Sancar’ın himayesi altına girmiştir. Bu gelişme, Sancar’ın siyasi otoritesini pekiştirdiği gibi Horasan merkezli Selçuklu hâkimiyetinin de sağlamlaştırılması anlamına gelmekteydi.

Sultan Sancar’ın siyaseti genel olarak iki ana eksen üzerinde şekillenmiştir: Irak siyaseti ve Oğuz siyaseti. Salim Koca, Selçuklular’da Ordu ve Askerî Kültür adlı eserinde, Sancar’ın diğer adının “İlyığmış Oğlan” olduğunu belirtmekte; “Sancar” kelimesinin ise “saplayan” anlamına geldiğini vurgulamaktadır (Koca, s. 242).

Sancar Batı Selçuklu Devleti döneminde basılan madeni paralar üzerinde de anılmaktadır. Hicri 511-512 (1118-1119) yıllarında basılan dinarlar üzerinde adı, es-Sultan el-Mu’azzam Mu’izz ed-Dünya ve’d-Din “Dünyayı ve Dini  Yücelten Büyük Sultan) unvanıyla kaydedilmiştir. Bu unvan Sultan Mahmut Tapar’ın ölümünden sonra verilmiştir. Daha önce Sancar “Melikü’l-Mışrak” (Doğunun Meliki) unvanını taşımaktaydı.

Prof. Dr. Erdoğan Merçil, Sancar’ın İslâmî adının Ahmed olduğunu belirterek doğumu ve çocukluğu hakkında şu bilgileri vermektedir: Melikşah’ın hayatta kalan çocuklarından biri olan Sancar, 6 Kasım 1086’da el-Cezîre bölgesindeki Sincar’da doğmuştur. Doğum yerinden esinlenilerek kendisine Türkçe “saplayan” anlamına gelen Sancar adı verilmiştir. Kendi divanından çıkmış ve halifeye gönderilmiş bir mektuba göre Melikşah, Sancar’a üç yaşından itibaren geniş vilayetler tevcih etmiş, devlet erkânından pek çok kişiyi hizmetine vermiştir. Bu suretle oğluna hükümdarlık usullerini öğretmiştir. Ayrıca Sancar’a kardeşi Berkyaruk tarafından da çeşitli görevler verilmiştir (Sevim–Merçil, s. 204)

Sancar, 1097–1118 yılları arasında 21 yıl Horasan Meliki olarak, 1118–1157 yılları arasında ise 39 yıl Büyük Selçuklu Sultanı olarak hüküm sürmüş; toplamda 60 yıl iktidarda kalmıştır (Koca, s. 242, dn.).

Horasan’da bağımsız bir hükümdar gibi hareket eden Sancar, Sistan, Gur ve Harezm bölgeleriyle Batı Karahanlılar ve Gazneliler üzerinde hâkimiyet kurmuştur (Koca, s. 97). Ortaçağ müellifleri onun nüfuz alanını Çin (Hitay) ve Doğu Türkistan’dan Rum, Şam ve Mısır’a; Hazar Denizi’nden Yemen’e kadar uzanan geniş bir coğrafya olarak tasvir etmektedirler.

Mehmed Altay Köymen, Büyük Selçuklu tarihini dönemlere ayırırken 1117–1157 yıllarını “İkinci İmparatorluk Devri” olarak nitelendirmekte ve bu dönemi Doğu Selçukluların, yani Sancar devrinin kapsadığını belirtmektedir (Köymen, s. XV). Nitekim 12. yüzyıl resmî kayıtlarında Horasan, Doğu Selçuklu Devleti’nin siyasî çekirdeği olarak tanımlanmıştır.

Aksaraylı Kerameddin Mahmud, Sancar’ın yaklaşık yirmi yıl Horasan melikliği yaptığını ve 1118 yılında Selçuklu tahtına çıktığını ifade eder (Aksaraylı, s. 117).

Muhammed Tapar’ın 18 Nisan 1118’de ölümü üzerine, daha önce veliaht ilan edilen 14 yaşındaki oğlu Mahmud tahta çıkmıştır. Ancak yaşının küçüklüğü nedeniyle devlet erkânının etkisi altına girmiş; Mesud ve Tuğrul’un atabekleri de bu durumu fırsat bilerek isyan etmişlerdir. Sancar, bu gelişmeler üzerine müdahalede bulunmuş ve 14 Haziran 1118’de sultanlığını ilan etmiştir (Sevim–Merçil, s. 204–205).

 

DOĞU SELÇUKLU SULTANLIĞI (1120-1140)

Ağustos 1119’da Sâve yakınlarında yapılan savaşta Sultan Mahmud’un ordusunun yenilgiye uğraması, Irak Selçuklularının fiilen Horasan Selçuklularına tâbi hale gelmesine yol açmıştır. Sevim ve Merçil’e göre Sancar’ın 20.000 kişilik ordusunda 18 fil bulunmaktaydı; Mahmud’un ordusu ise 30.000 kişiydi. Savaşın seyri, fillerin devreye sokulmasıyla değişmiştir (Sevim–Merçil, s. 205–206).

Sancar, tabi hükümdarlar ve Bağdat halifeleriyle ilişkilerinde geleneksel Selçuklu siyasetini sürdürmüş;  Selefleri gibi Sancar’da, Bağdat gibi stratejik merkezlerde güvenilir şahısları Şahne[1] makamına getirilmesine özen göstermiştir.

1125’te Mezîdî emiri Dubeys b. Sadaka’nın isyanı ve Tuğrul b. Muhammed’le ittifakı Irak’taki istikrarsızlığı artırmıştır. 1128’de Sancar’ın Rey’e gelişi, taraflar arasında açık bir çatışmaya dönüşmeden barış yoluyla sonuçlanmıştır (Sevim–Merçil, s. 209–210; Köymen, s. 118).

Aslında Irak’ta daha öncede isyanlar yaşanmıştı. Bunlardan en önemlisi Arap Dübeys’in isyanıdır. “Dübeys’in takip ettiği Selçuklu aleyhtarı siyasetin iki kaynağı vardı: 1. Çoktan beri kaybettikleri Arap nüfuzunu tekrar kurmak, 2. Babası Sadaka’nın…… hayatiyle ödediği siyasete devam etmek.” (Köymen 37)

1128 yılında Sultan Sancar’ın Rey’e gerçekleştirdiği sefer, dönemin siyasal ilişkilerini ve Selçuklu hanedanı içindeki gerilimleri yansıtan dikkat çekici anekdotlar içermektedir. Dönemin kaynaklarına göre Tuğrul ve Dübeys, Sultan Sancar’ı Irak üzerine yürümeye teşvik etmiş; Mahmut ile Halife Müsterşid’in kendisine karşı bir ittifak içinde bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu gelişmeler üzerine Sancar Rey şehrine gelmiştir. Yeğeni Sultan Mahmut, amcasının huzuruna çıkarak isyancı olmadığını ifade etmiş ve 10 Aralık 1128 tarihine kadar Sancar’ın yanında kalmıştır. Bu görüşmeden memnun kalan Sultan Sancar, Horasan’a dönmüştür (Sevim–Merçil, s. 209–210).

Köymen, söz konusu görüşmeyi kaynaklara dayanarak daha ayrıntılı biçimde aktarmaktadır. Buna göre Sultan Mahmut, elçiler göndererek Sultan Sancar’ın nezdinde Rey’e davet edilmiş; bu davetin amacı, Mahmut’un eskisi gibi itaat halinde bulunup bulunmadığını ve Dübeys’in iddia ettiği üzere Sancar’ın yüksek hâkimiyetinden çıkıp çıkmadığını bizzat görmekti. Mahmut’un Sultan Sancar’ın davetine icabet ederek derhal Rey’e gitmesi, Sancar’ın Mahmut hakkındaki kanaatlerinin olumlu yönde değişmesine yeterli olmuştur (Köymen, s. 118).

1131 yılında Batı Selçuklu Devleti hükümdarı Sultan Muğîseddin Mahmut vefat etmiştir. Sevim ve Merçil’in ortak eserinde, Mahmut’un Bağdat’tan Hamedan’a giderken 10 Eylül 1131 tarihinde öldüğü belirtilmektedir (Sevim–Merçil, s. 210). Onun ölümünün ardından Irak Selçuklu Devleti’nde yeniden taht mücadeleleri başlamış, Mahmut’un yerine Davut geçmiştir (Sevim–Merçil, s. 212).

Bu gelişmelerden önce Sultan Sancar, Irak Selçuklu tahtı için aday belirleme görüşmeleri yapmak üzere Rey’e hareket etmiştir. Taht için Mahmut’un oğlu Davut, onun amcası Mesud b. Selçuk Şah’ın da dâhil olduğu birden fazla aday belirlenmişti. Ancak Sultan Sancar, Davut’un kendisini Irak Sultanı ilan etmesinden önce Melik Tuğrul b. Muhammed’i bu göreve tayin etmiştir.

Bu karar Irak’taki Selçuklu şehzadelerini memnun etmemiştir. Ortaya çıkan isyanları bastırmak amacıyla Sultan Sancar, Büyük Selçuklu Devleti’nin merkezinden Hamedan’a doğru harekete geçmiş; burada bulunan Mesud ve onun kardeşi Sultanşah üzerine yürümüştür. Nihai savaş 25 Mayıs 1132 tarihinde gerçekleşmiştir (Sevim–Merçil, s. 213). Kaynaklara göre Sultan Sancar’ın ordusu yaklaşık 100.000 atlıdan oluşmaktayken, Mesud’un kuvvetleri 30.000 kişi civarındaydı. Savaş Sultan Sancar’ın kesin zaferiyle sonuçlanmıştır (Sevim–Merçil, s. 212).

Köymen, Sultan Sancar’ın bu tutumunu şu şekilde açıklamaktadır: Sancar’ın, Irak Selçuklu tahtının meşru varisi olarak görülebilecek Davut üzerinde hiç durmaması, onun daha önce büyük teveccüh gösterdiği ve ölünceye kadar veliahtlığını korumaya çalıştığı Mahmut’a karşı duyduğu kırgınlığın, Mahmut’un oğluna karşı da devam ettiğini açıkça göstermektedir (Köymen, s. 183).

Dinaver eteklerinde gerçekleşen bu savaşın ardından Sultan Sancar Irak topraklarını terk ederek Horasan’a dönmüştür. Bu acele dönüşün temel nedeni, Karahanlıların Maveraünnehir üzerinden saldırıya geçme ihtimaliydi. Irak Selçuklularının Doğu Selçuklu Devleti’ne olan siyasal bağımlılığı genel olarak istikrarsız bir nitelik taşımaktaydı. 12. yüzyılın 30’lu yıllarının sonlarına doğru Horasan hükümdarının etkisinin zayıfladığı görülmekle birlikte, 40’lı ve 50’li yılların eşiğinde Doğu Selçuklu Devleti Irak sultanlığı üzerinde yeniden sıkı bir denetim kurmaya çalışmıştır.

Sultan Sancar, Irak’ta uyguladığı siyasetin benzerini Maveraünnehir’de de sürdürmüştür. Bu politikanın temel amacı, güvenilmez vasalları denetim altında tutmak ve Horasan Devleti’nin doğu sınırlarını güvence altına almaktı.

12. yüzyılın 30’lu yıllarının sonlarında Kara-Hitay göçebelerinin Kazakistan ve Orta Asya’ya yönelik akınları başlamıştır. Kara-Hitaylar, 10. yüzyılda Güney Moğolistan ile Kuzey Mançurya’da Liao göçebe devletini kuran Kitanların bir koluydu. 937–1125 yılları arasında hüküm süren Kara-Hitaylar, Kuzey Çin’den Cürcenler tarafından çıkarılmıştır (Köymen, s. 323).

Kitanların önemli bir bölümü hayvancılık ve avcılıkla geçinmekteydi; bununla birlikte yerleşik ve yarı yerleşik gruplar da mevcuttu. Güney Moğolistan’da günümüze ulaşan Hitay yapılarından, bu toplulukların Budist inancına sahip oldukları anlaşılmaktadır.

1125 yılında Kitanların bir kolunun Doğu Türkistan’ın batı kesimlerini ele geçirme girişimi Karahanlı hükümdarı Ahmed Arslan Han tarafından engellenmiştir. Ancak 1137 yılı Mayıs–Haziran aylarında Yeh-lü Ta-shih Kaşgar ve Hoten’i ele geçirmiş ve Maveraünnehir üzerine yürümüştür. Hocend yakınlarında meydana gelen savaşta Karahanlı ordusu ağır bir yenilgiye uğramış, bunun üzerine Mahmut Han Sultan Sancar’dan yardım talep etmiştir. Bu talep üzerine Sultan Sancar sefere çıkmıştır.

Ortaçağ kaynaklarında Selçuklu ve Kara-Hitay ordularının mevcudu konusunda çelişkili ve şüpheli bilgiler bulunmaktadır. Sultan Sancar’ın ordusunun 70.000 ile 100.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Müslüman ve Çin kaynaklarına göre Gür-han, Kitan ve Türk unsurlardan oluşan 100.000 kişilik bir süvari gücü toplamıştır. Sevim ve Merçil de bu rakamı 100.000 olarak vermektedir (Sevim–Merçil, s. 218). Köymen ise kaynak belirtmeden, Sistan, Gur, Gazne ve Mazenderan’dan gelen kuvvetlerle oluşturulan 100.000’den fazla kişilik bir ordudan söz etmekte ve hazırlıkların altı ay sürdüğünü belirtmektedir (Köymen, s. 326).

Temmuz 1140’ta sefere çıkan Sultan Sancar’ın yanında çok sayıda din adamı da bulunmaktaydı (Köymen, s. 327). Katvan Muharebesi 9 Eylül 1141 tarihinde gerçekleşmiş ve Doğu Selçuklu Sultanlığı’nın muazzam ordusunun ağır bir yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Savaşta Emir Kureyş b. Zengi, Ömer b. Onar, Yurunkuş ve Mahmud el-Kâşânî hayatlarını kaybetmişlerdir. Sultan Sancar’ın eşi de esir alınmış; Tarkan Hatun daha sonra 500.000 dinar karşılığında serbest bırakılmıştır.

Selçukluların bu yenilgisi Hristiyan dünyasında da büyük yankı uyandırmıştır. Gür-han, Harezm’i ele geçirerek Atsız’ı itaat altına almıştır. 12. yüzyılın 40’lı yıllarının ikinci yarısından 50’li yılların başına kadar süren Kara-Hitay istilasının ardından Orta Asya ve Kazakistan’da karmaşık bir siyasal yapı ortaya çıkmıştır. Atsız, dolaylı biçimde Gür-han’a bağımlı kalmış ve yıllık 30.000 dinar vergi ödemek zorunda kalmıştır. Harezm ile Doğu Selçuklu Devleti arasındaki ilişkiler bu süreçte gözle görülür biçimde iyileşmiş ve daha istikrarlı bir hâl almıştır; ancak bu durum Selçukluların dış siyasette elde ettiği bir başarıdan ziyade, kuvvet dengesinin dayattığı bir kabulleniş niteliği taşımaktadır.

Kara-Hitay hezimeti, sosyal ve siyasal faktörlerin birikimi sonucunda gerçekleşmiştir. Sultan’ın otoritesi zayıflamış, Selçuklu ordusunda Memlûk kökenli yöneticiler ve komutanlar arasında yüksek rütbe ve unvanlar uğruna şiddetli rekabetler yaşanmaya başlamıştır. Gulam yöneticilerinin eski ve yeni kuşakları arasındaki bu mücadeleler ordunun disiplinini ve bütünlüğünü ciddi biçimde zedelemiştir.

1140–1150 yılları arasında Horasan Selçuklu Devleti’nin siyasi ve askerî yapısında kısmi bir toparlanma görülse de gerileme sürecine giren Irak Selçukluları Doğu Selçuklular karşısında direnç gösterememiştir. 1150 yılında Sultan Sancar, Batı Selçuklu Devleti tahtını ele geçiren Hasan Bek’i cezalandırmak amacıyla büyük bir orduyla Rey üzerine yürümüş; ancak iki sultan arasında yapılan barış anlaşmasıyla savaştan kaçınılmıştır.

Bu dönemde Sultan Sancar Gurlularla da mücadele etmiş, ancak Selçuklu Devleti’ne öldürücü darbeyi Oğuzlar vurmuştur. Oğuzlar 1150’li yıllarda Huttal, Tohoristan ve Soganıyan bölgelerini ele geçirmiş, Belh’te önemli bir siyasal güç hâline gelmişlerdir. Daha önce Afganistan’da yaşayan bu Oğuzlar hakkında Sevim ve Merçil, onların Semerkant ile Ceyhun Nehri arasındaki bölgede yerleştiklerini ve Selçuklu nüfuz sahasında bulunmalarına rağmen yarı bağımsız bir hayat sürdüklerini belirtmektedir (Sevim–Merçil, s. 223).

Osman Turan, Selçuklu Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti adlı eserinde bu dönemdeki Oğuz–Sancar ilişkilerini ayrıntılı biçimde ele alır. Buna göre Oğuzlardan Üçoklar Tuti Bey, Bozoklar ise Korkut Bey idaresindeydi. Bu Oğuzların, diğer Türkmen gruplara kıyasla daha muhtar ve imtiyazlı bir yönetime sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bölgedeki Oğuzlar doğrudan Sultan Sancar’a bağlı olup “ra‘iyyet-i hâss-i sultan” statüsünde bulunmaktaydılar (Turan, s. 246–247).

Köymen ise Oğuzların Selçuklulara olan bağımlılığını şu şekilde ifade etmektedir: Bozok ve Üçok olarak iki kola ayrılan ve Belh civarındaki Huttelân otlaklarında göçebe olarak yaşayan Oğuzlar, isyan etmeden önce Sultan’ın mutfağına yılda 24.000 koyun vermekle yükümlüydüler (Köymen, s. 406).

Agacanov, İbnü’l-Esîr, Mirhond ve Salur Baba’ya atıfta bulunarak Emir Kumaç’ın Belh bölgesine şahne olarak atandığını; ancak Oğuzların bu atamayı kabul etmediklerini ve gerekçe olarak Sultan’ın doğrudan şahsi tebaası olduklarını ileri sürdüklerini belirtmektedir. Belh Oğuzları, üzerlerine şahne olarak atanan İmadüddin Kumaç’a sert tepki göstermişlerdir. Bunun temel nedeni, Kumaç’ın Oğuzları ağır vergi yükü altına sokması ve 24.000 koyun yerine daha fazla koyun talep etmesiydi. Ayrıca vergi tahsildarlarının keyfi uygulamaları Oğuzlar arasında ciddi rahatsızlık yaratmış, bu süreçte bir vergi memuru öldürülmüştür.

Bu gergin ortamdan faydalanan Kumaç, 30.000 koyun ödeme karşılığında Sultan Sancar’dan şahnelik görevini elde etmiştir. Oğuzlar hem vergi ödemeyi hem de şahne hâkimiyetini reddetmişlerdir. Kumaç’ın sert tutumu karşısında Oğuzlar, savaş yanlısı bir politika izlemeyerek Belh idaresiyle uzlaşma yollarını aramış ve araya ulemadan kişiler koymuşlardır. Ancak dönemin kaynakları Kumaç’ın bu talepleri reddettiğini belirtmektedir. El-Bundûrî, Kumaç’ın Oğuzları yok etmekten başka bir düşünce taşımadığını özellikle vurgulamaktadır.

Bu gelişmelerin ardından Oğuzlar ile Emir Kumaç arasında kanlı çatışmalar yaşanmış, bazı kaynaklarda Kumaç ve oğlunun bu çatışmalarda öldürüldüğü ifade edilmiştir. Bunun üzerine Sultan Sancar, büyük bir sefer için hazırlıklara başlamış ve 1153 yılının ilkbaharında Selçuklu ordusu Belh üzerine yürümüştür. El-Bundûrî, Oğuzların 50.000 deve ve at, 200.000 dinar, 200.000 koyun vermeyi ve Kumaç’ın oğlunun katilini teslim etmeyi teklif ettiklerini, ayrıca her yıl vergi ve haraç ödemeyi taahhüt ettiklerini; ancak Sultan Sancar’ın tüm bu teklifleri reddettiğini belirtmektedir. Osman Turan, bu rakamları tekrar etmekte ve Oğuzların teklifleri arasında 100 kölenin de bulunduğunu eklemektedir (Turan, s. 247). Sevim ve Merçil ise köle sayısını 1.000 olarak vermekte ve her ev için yedi men gümüş ödemesinden de söz etmektedir.

Bu şartlar altında kaçınılmaz hâle gelen savaş, Sultan Sancar’dan ziyade Mu‘ayyid Büzürg, Yurunkuş ve Ömer Acemî’nin baskılarıyla 1153 yılının Mart–Nisan aylarında (Muharrem 548) meydana gelmiştir. Umutlarını yitiren Oğuzlar ölümüne bir direniş sergilemişlerdir. Sultan Sancar’ın askerlerinin önemli bir kısmı Emir Mu‘ayyid’e duydukları antipati nedeniyle gönülsüzce savaşmış, Selçuklu ordusu kısa sürede çözülmeye başlamıştır. Oğuzlar, kaçan birliklerin peşine düşmüş ve uzun süren bir takip sonunda Sultan Sancar’ı esir alarak Merv’e götürmüşlerdir.

Dönemin kaynakları, bu savaşta Oğuzların iki dağ arasında son derece etkili bir savunma düzeni kurduklarını ve Selçuklu birliklerinin düzensizliğinden ustalıkla yararlandıklarını aktarmaktadır. Esir edilen Sultan’ın durumu Sevim ve Merçil tarafından şu şekilde anlatılmaktadır: Oğuz beyleri toplanarak Sultan’ın huzurunda yere kapanmış ve “Biz senin kullarınız, sana itaatten ayrılmayız; iyi biliyoruz ki bizimle savaşa zorla itildin. Sen sultansın, biz ise kullarız” demişlerdir. Ancak buna rağmen Sultan geceleri kafese kapatılmış, gündüzleri ise başına çok sayıda nöbetçi dikilmiştir (Sevim–Merçil, s. 224).

Sultan Sancar’ın yenilgisi Horasan’da büyük sosyal çalkantılara yol açmıştır. Asiler, ele geçirdikleri Sultan’ın emirlerini idam etmişlerdir. Merv’i de ele geçiren Oğuzlar, Horasan genelinde geniş çaplı yağma ve fetih hareketlerine girişmişler; Tus 1154 yılında yağmalanarak ele geçirilmiş, Nişabur’da da benzer yıkımlar yaşanmıştır. Bu ortam, İsmailîlerin faaliyetlerini artırmasına yol açmış ve Doğu Selçuklu Devleti’nin önde gelen yöneticileri, kumandanları ve din adamları suikastlara hedef olmuştur.

1153 yılında Horasan asilzadeleri, Sultan Sancar’ın esir düşmesinin ardından onun yeğeni Süleyman Şah’ı sultan ilan etmişlerdir. Askerî kesim de Süleyman Şah’ı desteklemiştir. 1156 yılında Sultan Sancar kaçmayı başararak Tirmiz Kalesi’ne sığınmış ve çevredeki güçlere birleşme çağrıları yapmıştır. Sultanın planı, Gur, Sistan, Taberistan hâkimleri ve Harezmşah kuvvetleriyle birlikte Oğuzlara karşı büyük bir taarruz düzenlemekti.

Ancak gelişmeler bu planın uygulanmasını engellemiştir. Ordu artık yaşlı hükümdarın emirlerini dinlememekte, eski komutanlar kendi aralarında iktidar mücadelesine girişmekteydi. Sultan Sancar, Tirmiz’den ayrılarak Merv yakınlarındaki Kasr-ı Sâdikân-ı Merv’e yerleşmiştir. Sultan burada 29 Nisan 1157 tarihinde vefat etmiştir. Osman Turan bu tarihi 18 Nisan 1157 olarak vermektedir (Turan, s. 248). Bu olay Doğu Selçuklu Devleti’nin fiilen sonu anlamına gelmiştir. Esasen devlet, 1153 yılındaki Oğuz yenilgisiyle çökmüş; Sultan Sancar’ın ölümü bu süreci kesinleştirmiştir.

Sultan’ın topraklarının büyük bir bölümü Oğuz beyleri, Taberistan hükümdarı Rüstem Gazi ve Mu‘ayyid Ay Aba’nın eline geçmiştir. Ancak 1160’lı yıllardan itibaren Mu‘ayyid Ay Aba, Irak Selçuklu hükümdarı Arslan Şah b. Tuğrul adına hutbe okutmaya başlamıştır. Horasan üzerindeki hâkimiyet mücadelesi Ay Aba ile Atsız’ın halefi İl Arslan arasında şiddetli çatışmalara sahne olmuştur. Horasan Selçukluları’nın çöküşü, Sultan Sancar’ın eski komutanlarının idaresinde çok sayıda küçük feodal beyliğin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Köymen, Horasan’ın yıkılışını şu sözlerle özetlemektedir: Sultan Sancar’ın ölümüyle Horasan, o dönemin en büyük imparatorluğunun merkezi olma vasfını yitirmiş; İran ve Orta Doğu’nun kaderini belirleyecek gelişmeler başka merkezlere kaymıştır. Horasan bundan sonra merkezi kendi coğrafyası dışında bulunan devletlere tâbi olacak ve bir daha Büyük Selçuklu İmparatorluğu gibi büyük bir devletin merkezi olamayacaktır (Köymen, s. 467).

SONUÇ

Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk çözülme emareleri 12. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmıştır. Devletin Rum, Irak ve Horasan Selçukluları şeklinde parçalanarak giderek bağımsız yapılar hâline gelmesi bu sürecin en belirgin göstergesidir. Feodal beylerin iktidar için sürekli mücadeleleri, Selçuklu Devleti’ni zayıflatan temel etkenlerin başında gelmiştir. Berkyaruk ve Atsız gibi beyler, özellikle Horasan sürecinde Sultan Sancar’la ittifak hâlindeyken dahi ihanet edebilmişlerdir.

Abbâsîlerin siyasal gücünü büyük ölçüde yitirmesi ve Selçukluların Irak ve çevresini güçlendirmek yerine kuzeyden ve doğudan gelen yıkıcı istila hareketleriyle meşgul olmaları, devleti zayıflatan bir diğer unsurdur. Oğuzlar, Gurlular ve Kara-Hitaylar gibi topluluklara karşı verilen yıpratıcı mücadeleler, Selçuklu Devleti’nin askerî gücünü tüketmiştir. Ekonomik yapının çökmesi Doğu Selçuklu Devleti’ni işlemez hâle getirmiş ve hâkimiyet alanlarını daraltmıştır. Kumaç gibi yerel yöneticilerin halka karşı adaletsiz uygulamaları, Horasan merkezli ekonomik yapının ağır darbeler almasına yol açmıştır. Oğuzların 1153 isyanının temel nedenlerinden biri de bu adaletsiz vergi politikalarıdır.

Bu karmaşa ortamında Bâtınî İsmailîler, Abbâsîlere karşı yürüttükleri suikast faaliyetlerini Sultan Sancar’ın soyuna, önemli komutanlara, yöneticilere ve din adamlarına da yöneltmişlerdir. Oğuzların 1153 sonrasında Horasan’ın büyük bölümünü yağmalamaları, Merv, Nişabur ve Herat gibi merkezlerde ulemaya ve Selçuklu elitine mensup birçok kişinin öldürülmesi, Sultan Sancar’ın kaçışıyla doğan umutları boşa çıkarmıştır. Doğu Selçuklu Devleti, tüm bu olaylar zinciri sonucunda yıkılmış ve tarih sahnesinden çekilmiştir.

 

[1] *Şahne: İnzibat Memuru, emniyet memuru, harmanlara nezaret eden kimse. (Ferit Develioğlu 976)

 

Alıntı Yapılan Kaynaklar

  1. Koca, Salim. Selçuklular’da Ordu ve Askerî Kültür. Ankara: Berikan Yayınevi, 2005.
  2. Köymen, Mehmed Altay. Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1954.
  3. Mahmud, Aksaraylı Kerameddin. Selçuklu Devletleri Tarihi. Çev. M. Nuri Gencosman ve F. N. Uzluk. Ankara: Recep Ulusoğlu Basımevi, 1943.
  4. Sevim, Ali ve Erdoğan Merçil. Selçuklu Devletleri Tarihi: Siyaset, Teşkilat ve Kültür. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1995.
  5. Turan, Osman. Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti. İstanbul: Boğaziçi Yayınları, Eylül 1998.

Yararlanılan Kaynaklar

  1. Atçeken, Zeki ve Yaşar Bedirhan. Anadolu Selçuklu Devleti Tarihi. Konya: Eğitim Kitapevi, Ekim 2004.
  2. Divitçioğlu, Sencer. Oğuz’dan Selçuklu’ya: Boy, Konat ve Devlet. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları (YKY), Ekim 2003.
  3. Gordlevski, V. Anadolu Selçuklu Devleti. Ankara: Onur Yayınları, 1988.
  4. Türkiye Tarihi Ansiklopedisi. Cilt I: Osmanlı Devleti’ne Kadar Türkler. İstanbul: Cem Yayınları, Şubat 2000.
  5. Üremiş, Ali. Türkiye Selçuklularının Doğu Anadolu Politikası. Ankara: Babil Yayınevi, 2005

08 Ocak 2026

İlgili Terimler :

Instagram'da Bizi Takip Edebilirsiniz...

Bizimle ilgili tüm haber ve gelişmelerden haberdar olmak için Instagram’da takip edebilirsiniz.
@antakyatarihi.com.tr

İLETİŞİM: 0538 955 2706

MAİL bilgi@antakyatarihi.com.tr

ADRES: Antakya - Hatay